15 Şubat 2010 Pazartesi

Beyaz Geceler



Yeni kuşaklar, Dostoyevski ve Beyaz Geceler
Bilimin, ilimin, öğüdün yaya kaldığı yerde Dostoyevski başlar bence.

Dostoyevski’yi tanımadan hayatı kavramanın, insan ruhuna dalabilmenin, evreni algılayabilmenin pek imkânı yoktur bana göre.
En sade en lirik kısa romanı Beyaz Geceler’i tekrar okurken, yeni kuşaklara zorunlu ders gibi Dostoyevski okutulsa keşke gibi hayallere daldım yine.
Beyaz Geceler, Petersburg’da geçiyor.
Rus Çarı Büyük Petro’nun, on yıl süren bir çalışmayla sıfırdan kurduğu dünyanın en güzel sanat şehirlerinden biri olan Petersburg, Çar’ın Avrupa’ya yaklaşma (Avrupalılaşma-Batılılaşma) projesinin ilk büyük adımıydı aslında.
Büyük Petro, muazzam bir para, emek ve bilgi harcanarak kurulan bu olağanüstü şehrin bütün dünyada, en azından Avrupa’da ünlenmesini bekliyordu haklı olarak.
Petersburg, ünlü bir şehir oldu.
Ne var ki, kuruluşundan yaklaşık yüz elli yıl sonra gerçek ününe kavuştu; bir adam, bir kalem ve bir kâğıtla.
Büyük Petro, tanık olamadı gerçi ama; Petersburg, maliyeti o kadar düşük, öz gücü de o kadar yüksek bir ifadeyle, bir edebi anlatımla dünya çapında ünlendi.
Dostoyevski, Beyaz Geceler’i yazdı çünkü.

Dostoyevski, bu lirik ve fantastik şehirde 1848 yılında İvan Turgenyev’in işaret ettiği şeyin -“Yüreğinin gizli kalan yerlerinde yalnız bir an yaşamak, onun mutluluktan alacağı payı değil miydi?”- edebi oluşumunu gerçekleştirmek için beyaz gecelere daldı. Ama bu büyüleyici beyazlığın içinde büyük bir hüzün ve yalnızlıkla karşılaştı.
Beyaz Geceler’in kahramanı, edebiyat tarihinin en büyük düşçülerinden biri; herkese, her kadına âşık, ama hayatında tek bir kadın bile olmamış.
Düşçü denilen kişi garip bir adam. O, bir düşsever. Dostoyevski, kahramanının ağzından düşçüyü tanımlıyor: “Bir düşçü, bir insan değildir. Tarafsız bir yaratıktır. Sürekli bir gölge içinde yaşar. Sanki kendini günden güneşten saklar. Kendi deliğine bir salyangoz gibi yapışır. Ya da bir kaplumbağayı andırır daha çok.”
Dostoyevski’nin düşçüsü, Petersburg’un beyaz gecelerinde tesadüfen bir kadınla karşılaşır. Ve dört beyaz gecelik bir olay yaşanır. Düşçüyü büyük yalnızlığından kurtarabilecek gibi bir karşılaşma-yakınlaşmadır bu. Saf, temiz, yoksul ama gururlu, duyguları dışa kapatılmış Nastenka’yla yaşanan beyaz gecelerde, düşçünün her şeyini alt üst eden ama gizlediği bir aşk; Nastenka tarafında ise ruhunu aynı şekilde alt üst eden büyük bir sevgi ortaya çıkar. Bu durum, Turgenyev’in işaret ettiği şeydir işte; her şeye, büyük hüsranlara rağmen mutluluğu yalnızca tek bir an yaşamak: “Ah tanrım!.. Ne uzun zaman dilimidir; yaşam süresince bir anlık mutluluk!.. Bir ömür boyu için yeterli olmaz mı? Az şey midir bu, bir insan yaşamı için?..”
Beyaz Geceler, Dostoyevski’nin o büyük edebiyatının, o büyük derinlik incelemesinin, bir kılavuz romanı niteliğinde. Bu kısa roman, yazarın o büyük edebiyatının; insanı belki de edebiyat tarihinde ilk defa bu denli varoluş trajedisi ve aynı zamanda varoluş mutluluğuyla birlikte ele alan, okurunu yola çıkarıcı bir kılavuz roman.
Beyaz Geceler, Dostoyevski’yi oldukça ihmal etmiş son kuşakların bu olağanüstü edebiyatla buluşabilmeleri için öncelikle okuyacakları muhteşem bir düşsel macera olabilir.
“Zayıf kalpler için şanssızlık diye bir şey yoktur. Şanssızlık güçlü kalpler ister,” diyebilen bir yazar, edebiyatın da üzerinde uçuyordur bana göre.
Beyaz Geceler’i, Martı Yayıncılık’ın yeni yayınladığı baskısından okudum tekrar. Çeviri İngilizce’den Esin Yıldız tarafından yapılmıştı (‘İngilizce aslından çeviri’nin anlamını pek çıkaramadım ama). Olsun, 1.95 YTL gibi çok uygun bir fiyatla sattığı için Martı’yı kutlamak gerek bence.

Pakize Barışta, Taraf, 6 Ağustos 2008





Dayanmaksızın, yalnız ve tek başına ! CYRANO DE BERGERAC


Tırmanma! Varsın boyun olmasın söğüt kadar,
Bulutlara çıkmazsa yaprakların ne zarar?
Kavaklar sıra sıra dikilse de karşına
Boy ver, dayanmaksızın, yalnız ve tek başına!



Hercule-Savinien de Cyrano de Bergerac (6 Mart, 161928 Temmuz, 1655)

Fransız oyun yazarı ve düellocu.

Aynı zamanda yetenekli bir asker ve şair olan Bergerac'ın askerliği babadan gelmektedir, zira babası Solomon Bergerac orduda albaydı. Bir "libertin"dir yani kiliseyle kralın sanat üzerinde uyguladıkları mutlak monarşiyi (akademiler) reddeder. Hatta bu yüzden kralın casusları tarafından düzenlenen bir suikasta kurban gitmiştir.

Cyrano de Bergerac, aynı adlı Savinien Cyrano de Bergerac'ın gerçek hayat öyküsünden esinlenilerek Fransız şair ve oyun yazarı Edmond Rostand tarafından yazılmış ünlü bir sahne eseridir.

İlk dört sahne 1640'da, beşinci sahne ise 1655'de geçer. Operası da yapılmış oyunun birçok kere filmi de yapılmıştır. 1897'de yazılmış ve kısa zamanda büyük bir üne kavuşmuştur. Eser Türkçe'ye Sabri Esat Siyavuşgil tarafından 1941'de kazandırılmıştır.




Konusu :


Cyrano de Bergerac kılıcının gücü kadar, etkili ve güzel konuşması ve burnunun büyüklüğü ile de tanınmış bir silahşördür. Kuzini Roxane'a olan aşkını burnunun iriliği nedeniyle duyduğu kompleks yüzünden dile getirememiştir. Cyrano'nun emrindeki yeni yetme yakışıklı silahşör Christian da Roxane'a aşıktır; ne var ki aşkını Roxane'ı etkileyecek kadar güzel kelimelerle ifade edemeyeceği için suskun kalır. Roxane ise Christian'ı görüp beğenir ve bir ağabey olarak bildiği Cyrano'dan bu genç adamla irtibatlarını sağlamasını rica eder. Cyrano, duygularını perde arkasından olsa da Roxane'a bu yakışıklı silahşör aracılığıyla aktarabilmek için, Christian'a değişik bir öneride bulunur: Cyrano bütün aşk mektuplarını yazacak ve ikili buluşmalarda suflör (fısıldayıcı) görevini üstlenecektir. Bu şekilde gelişen ilişki, silahşörlerin cephe emri almasıyla yeni bir boyut kazanır. Roxane ve Christian, birlik cepheye doğru yola çıkmadan hemen önce acilen evlenirler. Cyrano, Roxane'a Christian'ı koruyacağına söz verir. Cyrano Christian'ı korumakla kalmaz; onun ağzından her gün Roxane'a iki mektup yazıp, cephe gerisine kendisi götürür. Ayrılığa ve mektuplardaki hislerin gücüne dayanamayan Roxane, cepheye gelmek üzere yola çıkar. Aynı gün, Christian Cyrano'nun kendisinden habersiz Roxane'a mektup yazdığını farkeder ve bu aşkı Roxane'a itiraf etmesini ister. Christian bir mermi ile yaralanır; ölümü Roxane'ın kollarında olacak ve mektubun üzerinde Cyrano'nun gözyaşları ve Christian'ın kanı yeralacaktır. Cyrano sırrını saklamaya karar verir. Roxane manastıra kapanma kararı alır. Eser, yıllar sonra Cyrano'nun Roxane'ın kollarında aşkını nihayet açıklaması ve hayata gözlerini yumması ile son bulur.

http://tr.wikipedia.org



Defalarca beyazperdeye aktarılmasına rağmen başrolünü Jose Ferrer'in oynadığı 1950 tarihli film unutulmazdır. Sabri Esat Siyavuşgil'in muhteşem çevirisiyle Rüştü Asyalı'nın ses verdiği Cyrano hep belleklerimizde kalacak.


Aşağıda filmdeki "istemem eksik olsun" tiradı ve Siyavuşgil'in oyun çevirisi bulunmaktadır :





Ya ne yapmak lâzımmış?
Sağlam bir dayı bulup çatmak sırnaşık gibi,
Bir ağaç gövdesini tıpkı sarmaşık gibi,
Yerden etekleyerek velinimet sanmak mı?
Kudretle davranmayıp hileyle tırmanmak mı?
İstemem eksik olsun! Herkes gibi, koşarak,
Yabanın zenginine methiyeler mi yazmak
Yoksa nâzırın yüzü gülecek diye bir an
Karşısında takla mı atmak lâzım her zaman?
İstemem eksik olsun! Ricaya mı gitmeli?
Kapı kapı dolaşıp pabuç mu eskitmeli?
Yoksa nasır mı tutsun sürünmekten dizlerim?
Yahut eğilmekten mi ağrısın ötem berim?
İstemem eksik olsun! Tazıya tut, tavşana
Kaç mı demeli? Belki kaz gelir diye bana
Tavuk mu göndermeli? Yoksa bir fino gibi
Susta durmak mıdır ki, acep en münasibi?
İstemem eksik olsun! Bir kibar salonunda
Kucak kucak dolaşıp boy atmak ve sonunda,
Marifet şiire koyup kameri, yıldızları,
Aşka getirmek midir, evde kalmış kızları?
İstemem eksik olsun! Yahut şan olsun diye,
Meşhur bir kitapçıya giderek, veresiye
Şiir mecmuası mı bastırmalı? İstemem
Eksik olsun! Acaba bulup bir alay sersem
Meyhane köşesinde dâhi olmak mı hüner?
İstemem eksik olsun! Bir tek şiirle yer yer
Dolaşıp ta herkesten alkış mı dilenmeli?
İstemem eksik olsun! Yoksa bir sürü keli
Sırma saçlı diyerek göğe mi çıkarmalı?
Yoksa ödüm mü kopsun bir Allahın aptalı
Gazeteye bir tenkid yazacak diye her gün?
Yahut sayıklamak mı lâzım: Adım görünsün
Aman! diye şu meşhur Mercure ceridesinde
İstemem eksik olsun! Ve tâ son nefesinde
Bile çekinmek, korkmak, benzi sararmak, bitmek,
Şiir yazacak yerde ziyaretlere gitmek,
Karşısında zoraki sırıtmak her abusun.
Eksik olsun istemem, istemem eksik olsun!
Fakat, şarkı söylemek, gülmek, dalmak hülyaya,
Yapayalnız, ama hür, seyahat etmek aya,
Gören gözü, çınlayan sesi olmak ve canı
İsteyince şapkayı ters giymek, karışanı
Olmamak. Bir hiç için ya kılıcına veya
Kalemine sarılmak ve ancak duya duya
Yazmak, sonra da gayet tevazula kendine:
Çocuğum! Demek, bütün bunları hoş gör yine,
Hoş gör bu çiçekleri, hattâ bu kuru dalı,
Bunlar yabanın değil kendi bahçenin malı!
Varsın küçücük olsun fütuhatın, fakat bil,
Onu fetheden sensin, yoksa başkası değil.
Ara hakkını hattâ kendi nefsinden bile.
Velhasıl bir tufeylî zilletiyle
Tırmanma! Varsın boyun olmasın söğüt kadar,
Bulutlara çıkmazsa yaprakların ne zarar?

Kavaklar sıra sıra dikilse de karşına

Boy ver, dayanmaksızın, yalnız ve tek başına!


İstemem Eksik Olsun,
Edmond Rostand (Şiir - Kısmi)
Kaynak: Cyrano de Bergerac, Edmond Rostand, Çeviren: Sabri Esat Siyavuşgil MEB Yayınları, 1989

Epigraf: Online Edebiyat Arşivi, http://epigraf.fisek.com.tr

14 Şubat 2010 Pazar

Dorian Gray'in Portresi


Sadece eserleriyle değil, özel yaşamıyla da ünlenmiş olan İrlandalı yazar Oscar Wilde etrafında dönen tartışmaları çoğu edebiyat okuyucusu bilir. Eşcinsel oluşu, dostu Lord Alfred Douglas'la aralarındaki münasebetler, Lord'un babasının eşcinsellik suçlamasıyla Oscar Wilde hakkında açtığı dava, yazarın mahkemede suçlu bulunarak iki yıl ağır hapis cezasına çarptırılışı gibi olaylar dönemin İngiltere'sinde büyük skandal yaratmış, sonraki dönemlerde de Oscar Wilde ve hayatı etrafında dönen bir dizi yoruma ve tartışmaya neden olmuştur.

Bu tartışmalar yazarın eserlerini de kapsamış, Oscar Wilde eşcinsellik suçlamasıyla çıkarıldığı mahkeme salonunda özel mektuplarının yanı sıra sonradan klasikler arasına girecek yapıtı 'Dorian Gray'in Portresi'ni de savunmak zorunda kalmıştır.

İçeriğinin yanı sıra bizzat Oscar Wilde'ın sanatsal tavrına ve görüşlerine ayna tutması bakımından önemli olan kitapta, Dorian Gray adlı genç ve olağanüstü yakışıklı bir gencin, arkadaşı Lord Henry Wotton tarafından hedonizme ve nihilizme sürüklenişi konu edilir.

Lord Henry, hayatta gençlik ve güzellikten başka hiçbir şeyin önemli olmadığı, iyi olmanın ve erdemin yaşamın tüm eğlencesini yok ettiği yolundaki görüşleriyle genç Dorian'ın düşüncelerini zehirler. Onun yönlendirmesiyle yoldan çıkan, giderek daha çok kötü ve yoz olana ilgi duyan Dorian çifte bir yaşam sürmeye başlar. Gündüzleri normal yaşantısına devam ederken, geceleri çeşitli sefahat alemlerine dalar. Ancak kitabın asıl nirengi noktası, Dorian'ın gençlik ve güzellik için ruhunu şeytana satmasıdır.

Dorian, ona tutkun ressam Basil Hallward'ın yaptığı kendi portresini gördüğünde bir dilekte bulunur:

"Ne hazin şey! İhtiyarlayıp çirkinleşeceğim, iğrenç olacağım. Oysa bu resim sonsuza dek genç kalacak. Şu haziran günündeki yaşından öteye hiç gitmeyecek... Öbür türlü olabilseydi! Sonsuza dek genç kalan ben, ihtiyarlayansa şu resim olsaydı! Bu uğurda... Bu uğurda her şeyimi verirdim! Evet, koca dünyada vermeyeceğim hiçbir şey yok! Ruhumu bile satarım bu uğurda!"Dorian'ın o anda, kendi güzelliğinden ve gençliğinden etkilenerek söylediği bu sözler onun trajedisinin başlangıcını oluşturur.


Sanat üzerine bir manifesto

'Dorian Gray'in Portresi' yayımlandığında, Wilde'ın bu kitabıyla günah çıkarttığı yorumunda bulunanlar olmuştur. Kitaptaki Lord Henry tiplemesinin ise, bizzat Wilde'ın kendisi olduğu ileri sürülmüştür. Gerçekten de kitap eşcinsellik motifleri taşır. Ressam Basil Hallward'ın Dorian'a duyduğu tutku, her ne kadar saf aşk şeklinde işlenmiş, cinsellikle ilgili hiçbir motif kullanılmamışsa da burada bir erkeğin bir diğer erkeğe duyduğu aşk söz konusudur. Hatta Lord Henry'nin Dorian'a olan ilgisi için de böyle bir yorum yapılabilir.

Ancak kitabın içerdiği cinsel motifler ya da Oscar Wilde'ın hayatının ne kadarını yansıttığı bir yana, aslında kitap romantik edebiyatın ve sonraları Alman ekspresyonist sinemasının yoğun olarak işlediği konulara yer verir: Çift ya da iki kişilikli olma durumu ya da çifte yaşam sürme durumu, ruhunu şeytana satma, kaderle pazarlık yapma gibi. Burada, her ne kadar romantikler kadar olmasa da Wilde'ın insan varoluşu üzerine kendi estetik düşüncelerine dayanarak birtakım görüşler ileri sürmesi söz konusudur.
Diğer yandan kitap, Wilde'ın sanat üzerine düşüncelerinin bir manifestosu niteliğindedir: "Sanatçı güzel şeylerin yaratıcısıdır. (...) Güzel şeylerde çirkin anlam bulanlar, sevimli olamadan yozlaşmışlardır. Bu bir hatadır. Güzel şeylerde güzel anlamlar bulanlar kültür ve zevkleri gelişmiş kişilerdir. Onlar için umut vardır. Onlar güzel şeylerin salt Güzellik ifade ettiği seçkinlerdir."
'Dorian Gray'in Portresi'nin bir diğer özelliği, Wilde'ın çoğu eseri gibi Victoria Çağı İngilteresi'nin katı ahlakçılığını ve ikiyüzlülüğünü alaycı bir dille eleştirmesidir. Lord Henry'nin konuşmaları bize dönemin İngiliz ahlakı ve yaşam tarzı hakkında birçok ipucu verir, ancak bu konuşmaların altında ince bir alay ve horgörü yatar.
Gerek yaşamı gerekse yapıtlarıyla döneminin en muhalif kişilerinden biri olan Oscar Wilde, aslında zeki ve alaycı üslubuyla İngiliz toplumunu hedef aldığı kadar kendisini de hedef almıştır. Bu anlamda 'Dorian Gray'in Portresi', bir kişinin kendisi hakkında yapabileceği en acımasız eleştirilerden biridir.

ESİN COŞKUN, 14.11.2003 Radikal İki



13 Şubat 2010 Cumartesi

YOL UMUTTUR, UMUT TÜRKÜDÜR...

Anadolu,
Sırlarla dolu bir mücevher kutusu...

Her sırrın ardında başka bir sır...
Her yolun sonunda bir başka yol...

Susuzluğun, biçareliğin eşiğinde; Anadolu
dertlere derman dolu her kapıya açılan yolu...

Nasıl da umut doludur tam da bitti sandığın noktada...
Bu insanlar nasıl yaşamış bu kadar her duyguyu dolu dolu...

Ne olsa da kışın sonu bahardır
Bu da gelir bu da geçer ağlama

Bu kadar yalın bu kadar net anlatılabiilir mi umut...
Bu kadar isyan bu kadar çaresizlik bu kadar bilmezlik;
böyle net özetlenebilir mi?...

Daimi'yim Her Can Ermez Bu Sırra,
Gerçek Kamil Olan Yeter O Nura.

Ve çözüm böyle güzel gösterilebilir mi?..

Yusuf Sabır İle Vardı Mısır’a,
Bu Da Gelir Bu Da Geçer Ağlama.

h.a.



Ne Ağlarsın Benim Zülfü Siyahım

Erzincan/Tercan-Aşık İsmail Daimi-Mine Yalçın

Ne Ağlarsın Benim Zülfü Siyahim,
Bu Da Gelir Bu Da Geçer Ağlama.
Göklere Erişti Figânım Ahım,
Bu Da Gelir Bu Da Geçer Ağlama.

Bir Gülün Çevresi Dikendir Hardır,
Bülbül Har Elinde Ah İle Zardır.
Ne Olsa Da Kışın Sonu Bahardır,
Bu Da Gelir Bu Da Geçer Ağlama.

Daimi'yim Her Can Ermez Bu Sırra,
Gerçek Kamil Olan Yeter O Nura.
Yusuf Sabır İle Vardı Mısır’a,
Bu Da Gelir Bu Da Geçer Ağlama.

Aşık Daimi (İsmail Aydın)

Aşık Daimi 1932 yılında İstanbul'da doğdu, aslen Erzincan'ın Tercan ilçesindendir. Ali Babaoğullarından Baba Daimi, Birinci Dünya savaşı sıralarında İstanbul'a göç etmiştir. Aşık Dami'nin iki dedesi de saz şairiydi o nedenle saz çalmayı ve söylemeyi kolayca öğrendi. Bir süre sonra da kendi deyişlerini okumuştur. İstanbul'dan ayrılarak bir süre baba diyarında kalan aşık 1950 yılında evlendi iki kızı ile iki oğlu dünyaya geldi. 1962 yılında bir daha dönmemek üzere İstanbul'a yerleşti.

TRT Genel Müdürlüğü'nce açılan sınavı kazandı. O tarihten sonra kaşeli sanatçı olarak görevini sürdürdü. Zaman zaman yurtiçi ve yurtdışında konserler verdi. 17 Nisan 1983 tarihinde aramızdan ayrıldı. En çok bilinen eserleri: Ne ağlarsın, seherde bir bağa girdim, bir seher vaktinde...

BEKLE BİZİ İSTANBUL

Salkım salkım tan yelleri estiğinde
Mavi patiskaları yırtan gemilerinle
Uzaktan seni düşünür düşünürüm
İstanbul

Binbir direkli Haliç'inde akşamlar
Adalarında bahar Süleymaniye'nde güneş
Ey sen ne güzelsin ey kavgamızın şehri
İstanbul

Boşuna çekilmedi bunca acılar
Büyük ve sakin Süleymaniye'nle bekle
Parklarınla, köprülerinle, meydanlarınla
Bekle bizi İstanbul

Tophane'nin karanlık sokaklarında
Koyun koyuna yatan çocuklarınla bekle
Bekle zafer şarkılarıyla geçişimizi
İstanbul

Haramilerin saltanatını yıkacağız
Bekle o günler gelsin gelsin İstanbul
Sen bize layıksın bizde sana İstanbul
İstanbul

Boşuna çekilmedi bunca acılar
Büyük ve sakin Süleymaniye'nle bekle
Parklarınla köprülerinle meydanlarınla
Bekle bizi İstanbul

OTUR BAŞTAN YAZ BENİ İSTANBUL


Senin sevdan bir kere
düştü mü insanın içine İstanbul...
Sonrası iflah olmaz hasrettir...
İşte geliyorum yine kapına,
tut elimden sevdanla yak beni
otur baştan yaz beni!...
h.a.

Müthiş bir türkü, müthiş bir yorum... aşağıdaki olgun şimşek yorumu da dinlenmeli...

Üflediler söndüm
karanlikta gönlüm
hic bilmezdim ama
derindeymiş pek derdim

bak içime gör beni
tut elimden yak beni
istemezsen bu aşkı
otur baştan yaz beni

aklım nasıl şaşkın
sevdam deli taşkın
sen görmezsin amma
narındayim ben askin

bak icime gor beni
tut elimden yak beni
istemezsen bu aski
otur bastan yaz beni

Söz:
Neşe Şen
Beste: Cem Yıldız


YOLDA KAYBOLANLAR: Yıldırım Önal



Yıldırım Önal (1931 - 10 Ekim 1982), tiyatro ve sinema oyuncusu, yönetmen.

Kendine özgü konuşma biçimi ve etkileyici sesiyle oluşturduğu üslupla dikkati çekmiştir.


1953'te Ankara Devlet Konservatuvarı tiyatro bölümünü bitirdi.Aynı yıl sahneye çıktığı Devlet Tiyatroları'nda, kısa bir ara dışında 1963'e değin oynadı.Schiller'den Maria Stuart (1953), Reşat Nuri Güntekin'den Tanrıdağı Ziyafeti (1954), Turgut Özakman'dan Güneşte On Kişi (1954), Cevat Fehmi Başkut'tan Harput'ta Bir Amerikalı (1955), Shakespeare'den On İkinci Gece1955), Gerhart Hauptmann'dan Rose Bernd (1962) gibi oyunlarda rol aldı.Özellikle Edmund Morris'in Tahta Çanaklar (1956), Özakman'ın Duvarların Ötesi (1958) ve Tennessee Williams'ın Arzu Tramvayı 'ndaki (1960) tiplemeleriyle büyük övgü topladı.
(

Sonraki yıllarda zaman zaman özel tiyatrolarda da çalıştı.Arena Tiyatrosu'nda oynadığı George Bernard Shaw'dan Sezar ve Kleopatra (1963) oyunuyla İlhan İskender Armağanı'nı kazandı.1970'lerin ortalarında bir kez daha Devlet Tiyatroları'na döndü.1977'de TRT'ye seslendirme yönetmeni oldu.

1970'lerde tiyatrodan koparak kendini sinema ve televizyon çalışmalarına verdi.Önal, bir turne için gittiği İzmir'de beyin kanamsından öldü.

1973 yılında “dinmeyen sızı” filmindeki rolüyle ‘en iyi yardımcı erkek oyuncu’ seçilerek altın portakal ödülü’nü alan tiyatro ve sinema sanatçısı yıldırım önal, yaşamının son yıllarında girdiği ekonomik sıkıntı nedeniyle, ödülünü bir rehinciye bırakmak zorunda kalmış ve ödülünü geri alamamıştı. yıllar sonra rehincinin oğlu tarafından antalya kültür sanat vakfı’na teslim edilen ödül, 1999 yılından itibaren yıldırım önal anı ödülü olarak her bir yıl oyuncuya emanet edilmektedir.


Filmleri

  • Hostes Hanım (1970)
  • Vatan ve Namık Kemal (1971)
  • Dinmeyen Sızı (1972)
  • Şehvet Kurbanı (1972)
  • Baba (1973)
  • Zavallılar (1974)
  • Gülerken Ağlayanlar (1974)
  • Mağlup Edilemeyenler (1974)
  • Talihsizler(1973)

http://tr.wikipedia.org

FİLM: Yalnızlar Rıhtımı


www.NarTube.com



martılar çığlık çığlığa her akşam

bir büyük rüzgar dağıtır şarkılarımı

içim boş gemiler boş nereye baksam

ölüm gibi susar yalnızlar rıhtımı




Senaryosunu Ali Kaptanoğlu takma adıyla Attilâ İlhan'ın yazdığı filmi Ömer Lütfi Akad yönetmiştir. Ö. Lütfi Akad aynı zamanda senaryonun yazılmasına ve dekorlara da katkıda bulunmuştur.

Başlıca rollerinde Sadri Alışık, Çolpan İlhan, Turgut Özatay, Osman Alyanak, Sadettin Erbil, Ahmet Tarık Tekçe, Melahat İçli ve Kamuran Yüce'nin oynadıkları filmin müziklerini Hulki Saner yapmıştır.

Döviz kaçakçısı ve bar sahibi Ali'ye (Turgut Özatay) metreslik yapan konsomatris Güner'le (Çolpan İlhan) kaptan Rıdvan'ın (Sadri Alışık) aşk ve macera öyküsünün anlatıldığı filmin bazı sahnelerinin çekimleri İzmir'de yapılmıştır.

"Yalnızlar Rıhtımı" gösterime girdiği günlerde çeşitli tartışmalara yol açtı. Bazı sinema eleştirmenleri tarafından övülürken, bazıları tarafından da insafsızca eleştirildi. Filmin senaryosunun Marcel Carne'nin yönettiği Jean Gabin'li Sisler Rıhtımı (Le Quai des Brûmes) (1938) adlı filminin etkisiyle kaleme alındığı ileri sürüldü. Bu filmin senaristi de Attilâ İlhan gibi bir şair olan Jacques Prévert'di. "Yalnızlar Rıhtımı" da Sisler Rıhtımı gibi Şiirsel Gerçekçilik akımına daha yakın duruyordu. O günlerde senaryoyu yazan şair Attilâ İlhan gazetelerde bu eleştirilere yanıt vermişti.

Ö. Lütfi Akad bu filmi yaptığı tarihte tam 10 yıldır sinemadaydı ve 1949'dan beri 20 filme imza atmıştı. Sahne düzenlemesi, kamera çalışması, hikâye anlatımı açısından Lütfi Akad'ın o zamana kadar yaptığı filmlerin bir toplamı sayılabilecek ustaca bir üslup taşımasına rağmen film beklenen ilgiyi görmedi, hatta Nijat Özön'e göre "ucube bir film ortaya çıktı".Bunda Attilâ İlhan'ın şiirsel senaryosu ile Akad'ın anlatım tarzının uyuşmamasının da etkisi vardır.

Filmde Çolpan İlhan'ın buğulu bir sesle söylediği, filmle aynı adı taşıyan romantik şarkı filmin unutulmazları arasındadır ve hemen 1946 tarihli film noir Gilda'daki Rita Hayworth'ı akla getirir. Tango müziği tarzındaki bu parçayı Necdet Koyutürk bu film için bestelemişti.

Daha önce 2 filmde daha beraber oynayan Sadri Alışık ve Çolpan İlhan bu filmden sonra birbirlerine aşık olup evlendiler ve Sadri Alışık'ın 1995 tarihindeki ölümüne kadar evli kaldılar.

http://tr.wikipedia.org

BİR MEKAN BİR ŞİİR


Yıllar önce Tarlabaşındaki James Joyce Irish Pub'ın duvarında bir şiir asılıydı:

On Pembroke Road look out for my ghost,
Dishevelled with shoes untied,
Playing through the railings with little children
Whose children have long since died.

Patrick Kavanagh

(Kavanagh'ın Dublin Pembroke Road yakınlarındaki kanal boyunda, sağlığında sık sık gelip oturduğu banktaki heykeli.)


12 Şubat 2010 Cuma

ALTYAZI: Smoke


  PAUL                           
It's 1942, right? And he's caught in Leningrad
during the siege. I'm talking about one of the
worst moments in human history. Five hundred
thousand people died in that one place, and
there's Bakhtin, holed up in an apartment,
expecting to be killed any day. He has plenty
of tobacco, but no paper to roll it in. So he
takes the pages of a manuscript he's been
working on for ten years and tears them up to
roll his cigarettes.

RASHID
(Incredulous)
His only copy?

PAUL
His only copy.
(Pause)
I mean, if you think you're going to die,
what's more important, a good book or a good
smoke? And so he huffed and he puffed, and
little by little he smoked his book.