30 Mart 2010 Salı

BİR ŞEHİRDEN MANZARALAR: Çanakkale




Çanakkale içinde Aynalı Çarşı

Çarşı kapısında İbrahim amca

Dimdik ayakta, hayata karşı





Dükkanını saran sarmaşığın altında,
Kulağında muhabbet kuşunun şarkısı,
Elinde tespih,
Keyifli bir sohbet eşliğinde,
Seyreder geleni geçeni




Bir zamanlar bu kentin muteber bir sakiniydin

Şimdi bir sığıntı gibi yanaşmışsın yanındaki binaya

24 Mart 2010 Çarşamba

PORTRE: Grigori Perelman

Rus matematikçi (doğumu: 13 Haziran 1966 Leningrad)

Yüz yıldır çözülemeyen ve dünyanın en büyük 7 probleminden biri sayılan Poincaré varsayımı çözen Rus matematikçi, matematiğin Nobel'i olarak kabul edilen Fields Ödülü'nü reddetmiştir. Matematikle ilişkisini kestiği söylenen dahi Grigori Perelman'ın annesinin evinde tamamen matematikle ilişkisini kesmiş bir şekilde sadece edebiyatla ve özellikle operayla ilgilenmeye başlamıştır.

Madrid'de düzenlenen törende, İspanya Kralı 1. Juan Carlos, Rus Andrei Okunkov, Avustralyalı Terence Tao ve Wendelin Werner'e ödüllerini verdi. Ama yüz yıldır çözülemeyen, dünyanın en büyük 7 probleminden biri sayılan Poincare varsayımını çözen Rus matematikçi Grigori Perelman törende yoktu. Prestijli Fields Ödülü böylece ilk kez reddedilmiş oldu.

St. Petersburg'daki Steklov Enstitüsü'ndeki görevinden istifa ederek iki yıl önce kayıplara karışan Perelman'ın, psikolojik olarak zor bir dönemde olduğu matematikle ilişkisini kestiği belirtiliyor.

Perelman'ın, uzmanlar tarafından bile zor anlaşılan, Poincaré önermesine çözümünün resmen kabul edilmesinin ise yıllar alabileceği belirtiliyor.

Üç boyutlu uzayı sarmalayan iki boyutlu düzlemin, dördüncü boyut olan "zaman"la bağı üzerine devrim niteliğinde bir çalışma ortaya koyan Grigori Perelman'dan yaklaşık iki yıldır haber alınamıyor. Perelman, 2002 yılında dünyanın çözülemeyen en büyük 7 probleminden biri olarak kabul edilen Poincaré varsayımını çözdüğünü iddia ederek internette 39 sayfalık bir makale yayımladı.

Ertesi yıl ilkini tamamlar nitelikte 22 sayfalık başka bir makaleyi de internette yayımlanayan Perelman, aslında çalışmalarında Poincaré varsayımından hiç söz etmiyor. Bu problemin de bağlı olduğu çok daha geniş kapsamlı bir önerme olan Thurston Geometrizasyon Konjektürü'ne çözüm getiren Rus matematikçi, 2003 yılında ABD'de bir dizi konferans verdi ve bilim dünyasına çalışmalarını anlattı.

Düşünce tarihinde yeni bir sayfa

İlk etapta kuşkuyla yaklaşılan makalelerin doğrulunu test etmek için oluşturulan bilim kurulları geçtiğimiz günlerde Perelman'ı destekler nitelikte açıklamalarda bulundu. Çoğu bilim insanı sadece matematik alanında değil, düşünce tarihinde yeni bir sayfa açıldığında hemfikir. Elde edilen bilgiler ışığında bilgisayar teknolojilerinde olduğu kadar bilimin hemen her alanında büyük değişimler bekleniyor. Üç yıldır Perelman'ın makaleleri üzerinde çalışan Yale Üniversitesi'nden Bruce Kleiner, değil önümüzdeki 100 yılda, belki de hiçbir zaman çözüleceğine inanmadıkları bir problemin çözüldüğünü söylüyor.

Uzmanlar çözümü bile zor anladı Rus bilimadamının, 2002'de tüm dünyayı şaşkına çeviren Poincaré varsayımına çözüm olarak sunduğu makaleler çok ağır bir matematik diliyle yazılmıştı ve bilimsel bir makaleden çok karalamayı andırıyorlardı. Uzmanların anlamakta güçlük çektiği dokümanların gelmiş geçmiş en büyük matematik problemlerinden birinin çözümünü içerdiğine artık kesin gözüyle bakılıyor. Yazdıklarıyla ilgili detayları açıkladığı ABD'deki konferanslarından sonra 2003'te ülkesine dönen Perelman o tarihten beri e-posta ve telefonlara yanıt vermiyor. Steklov Enstitüsü'nden de ayrıldığı söylenen Grisha'nın ne yaptığı merak konusu. En büyük zevki mantar toplamak

ABD'li Clay Matematik Enstitüsü'nün problemin çözümünü bulan bilim adamına vermeyi vaad ettiği 1 milyon doları almak için çaba sarf etmeyen ve 1996'da Avrupa'nın en saygın matematik kurumunun verdiği Genç Matematikçi Ödülü'nü kabul etmeyen Perelman, esrarengiz kişiliğiyle de merak konusu. Grisha adıyla da anılan Grigori Perelman, 1966 St. Petersburg doğumlu. 1982'de henüz bir lise öğrencisiyken Madrid'deki Matematik Olimpiyatları'nda en yüksek skorla altın madalya aldı. Perelman, 90'lı yıllarda araştırma bursuyla ABD'deki üniversitelerde bulundu.

O dönemki arkadaşları tarafından "Sanki bu dünyadan değil gibiydi" diye tanımlanan Grisha, uzun saç ve tırnaklarıyla Rasputin'e benzetilmiş. Dahi matematikçinin en büyük zevkinin St. Petersburg yakınlarındaki ormanlık alanda mantar aramak olduğu söyleniyor.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Grigori_Perelman

http://www.cnnturk.com/2010/bilim.teknoloji/bilim/03/23/1.milyon.lik.odulu.elinin.tersiyle.itti/569057.0/index.html


http://www.cnnturk.com/2010/bilim.teknoloji/bilim/03/24/rus.matematikci.odulden.vazgecmemis/569223.0/index.html

17 Mart 2010 Çarşamba

KÖŞE YAZISI: Dokunmadan sevmenin hüzünlü keyfi


Moskova yakınlarındaki bir otelde gördüm onu. Barda oturduğu ince tabureyle adeta bütünleşmiş, bir elini kadehe öteki elini ise şakağına dayamıştı. Bu pozunu saatlerce değiştirmedi.

Barmen kadın kırk yaşlarında. Ama oldukça alımlı. Mini eteği, uzun sarı saçları ve şen kahkahalarıyla dikkat çekmekten hoşlanıyor.

Tanıdık tanımadık hepimiz votka kokulu koca bir masanın çevresindeyiz. Masamız gürültülü, barmen kadın hareketli, bardaki adam put gibi...

Adamın yüzünü göremiyorum. Ama aynadan izlemeye çalıştığım kadarıyla barmen kadının oturup kalktığı anlarda pür dikkat kesiliyor.

Kadın içkileri tazeledikten sonra masamıza yerleşiyor. Ve bir anda ilgi odağı oluyor.

Ben daha çok bardaki adamın hüznünü yakalamaya çalışıyorum. Kadının şen kahkahaları buna izin vermiyor. Dahası, adamı izlediğimi görünce bana sataşıyor:

- Ne o, benim sohbetimden daha fazla önemsiyorsun o guguk kuşunu?
Hemen senli-benli olduğuna bakılırsa kestirmeden gitmeyi seviyor. Pekâlâ. Ben adamı ilginç bulduğumu itiraf ettiğimde alaycı bakışlarıyla konuya giriyor: - O benim kara sevdalım, diyor ve bir kahkaha daha atıyor.

Adam Finlandiya’dan gelen ve bir yıldır inşaatta çalışan bir işçiymiş. Tek kelime Rusça bilmezmiş. Ve ilk günden beri barda böyle oturup utana sıkıla kadını izlermiş.

Kadın inandırıcı olmak için adama yaklaşıyor, kolunu onun boynuna doluyor. Adam belli belirsiz ürperiyor, kızarıyor. Kadın ise bir çocuk gibi onun başını okşayarak bana sesleniyor:

- Bak, bizim aşkımız böyle sessizdir hep! Ne büyük sevgi, Tanrım!


Ve tabii, bir kahkaha daha. Bu kahkahalar iyice sinirimi bozuyor.

Kadın muzaffer bir edayla karşıma oturuyor. Gözlerinde durmadan hâlâ çekici olduğunu kanıtlamaya çalışan kadınlara özgü o malûm ifade var.

Kadehler kalkıyor. Ben de ona sen diyorum artık. Bardaki adamla neden alay ettiğini soruyorum. Sesimdeki eleştiriyi hisseden kadın şaşıyor:

- Yaşım 42. Evim, arabam yok. Böyle aşk oyunları bana göre değil. Eğer erkek olsaydı bana maddi destek olurdu. Ama erkek olduğu da kuşkulu. Aylardır öyle oturuyor. Çağırsaydı belki evine gidip onunla yatabilirdim. Ama onun derdi oturup aptalca hayal kurmaktan ibaret...


Adama acıyor muyum, yoksa saygı mı duyuyorum? İçinde yaşadıkları, bu kadınla ilişki kurması durumunda yaşayabileceklerinden daha ilginç görünüyor.

Demek böyle aşklar da var hâlâ!.. Dokunmadan sevenler daha tükenmedi demek!..

Kadın, “guguk kuşu”na ilgimi aptalca bularak masanın öteki yanında çoktan beri onu süzen delikanlıya yöneliyor. Çapkın delikanlı ucuz tarafından bir votka ısmarlıyor kadına. Ben oradan uzaklaşırken aynı şuh kahkahalar patlıyor.

Son anda aynadan bardaki adamla göz göze geliyoruz. Ben bu adamı bir yerlerden tanıyorum. Evet, Anton Çehov’un dilimize nedense “Serçe kuşu” diye çevrilen “Hoppa” adlı öyküsündeki zavallı Dımov bu!

Dünyada ne kadar azaldı Dımovlar! Ve Dımovların değerini bilmeyen hoppa Olga İvanovnalar ne kadar çoğaldı!

Hakan Aksay, TARAF, 27 Aralık 2008

14 Mart 2010 Pazar

EDEBİYAT RADYOSU: Ahmet Haşim


Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden

Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,


Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak...


TRT Radyo 1'deki 4 Ocak tarihindeki "Canlar Ölesi Değil" programının konusu Ahmet Haşim.



Ünlü Türk şairi Ahmet Haşim 1884 yılında Bağdat'ta doğmuştur. Fizan Mutasarrıfı Arif Hikmet Bey'in oğludur. 12 yaşlarındayken annesinin ölümü üzerine babasıyla İstanbul'a gelmiştir (1891). Bir yıl kadar Nümune-i Terakki Mektebi'nde okumuş sonra Mekteb-i Sultani'ye (Galatasaray) geçmiştir (1897). Galatasaray'ı bitirdikten (1906) sonra Reji İdaresi'ne girmiş, aynı zamanda Hukuk Mektebi'ne kaydolmuştur. Haşim, İzmir Sultanisi'nde Fransızca öğretmenliği yapmış (1908-1910), Maliye Nezareti'nde, Düyun-u Umumiye'de çalışmıştır. Birinci Dünya Savaşı boyunca yedeksubay olarak orduda bulunmuş, savaşın bitiminde İstanbul'a yerleşmiş, İaşe Müfettişliği'nde bulunmuş ve Osmanlı Bankası'nda çalışmıştır.

Ahmet Haşim, Cumhuriyetin ilânından sonra Güzel Sanatlar Akademisi'nde estetik, Mülkiye Mektebi'nde de Fransızca dersleri vermiştir. Uzun süre Akşam gazetesinde fıkralar yazmıştır. 1932 yılında böbrek rahatsızlığı nedeniyle Frankfurt'a giderek tedavi görmüş, 4 Haziran 1933 tarihinde ölmüştür.

Haşim'in şiir ile tanışması Galatasaray'da öğrenci iken başlamıştır. Okuldaki öğretmenleri arasında Tevfik Fikret ve Ahmet Hikmet vardır. Abdülhak Şinasi Hisar, Galatasaray'da Haşim'in Ahmet Samim, Orhan Şemsettin, Hamdullah Suphi, Emin Bülend, İzzet Melih, Ahmet Bedî gibi edebiyatsever gençlerle bir grup oluşturduğunu yazmaktadır. Ahmet Haşim, Abdülhak Hamit ve Tevfik Fikret etkileri taşıyan ilk şiirlerini 1900-1912 yılları arasında Mecmua-i Edebiye (burada çıkan ilk şiiri "Hayali Aşkım"dır (1900) Aşiyan, Musavver Muhit dergilerinde yayımlamıştır. Yetiştiği yıllarda Fecr-i Ati topluluğuna katılmış, Servet-i Fünun, Resimli Kitap, Rebap gibi dergilerde yazmıştır. Daha sonra Dergâh dergisinde toplanan sanatçılar arasına katılmıştır. Dergâh'ta yayımlanan ilk şiiri "Bir Günün Sonunda Arzu"dur (1921). Aynı yıl ilk kitabını çıkarmıştır: Göl Saatleri.

Haşim'in gençlik döneminin önemli bir şiiri olan "Şiir-i Kamer" i değerlendirirken Hisar şunları yazmaktadır: "Haşim'in bütün hayatı boyunca devam eden kafiye yanlışları da bu tarihte başlar. 'Şiir-i Kamer' o zamanki dilimizde kullanılan eski farîsî ve arabî kelimelerle doludur. Edebiyat-ı Cedide şairlerimizin yazdıklarından daha eski bir zamana uyarak, daha eski bir edâya dalar ve daha şahsî bir hususiyetle çağıldar".

Tanpınar, Haşim'in gerek şair gerekse estetik olarak genç kuşak üzerinde geniş etkisi olduğunu belirtmekte ve şöyle demektedir: "Biz, bugünkü nesil, fikir ve sanat hayatına, Haşim'in yıldızı altında girdik. Tefekkür ve tahassüsüsmüzde 'Piyale' ve 'Şi'r-i Kamer' şairinin büyük tesirleri oldu. İlk yazılarımızı onun etrafında yazdık."

Eserleri:

Göl Saatleri (şiir, 1921), Piyâle (şiir, 1926); Bize Göre (1928), Gurebâhâne-i Laklakan (1928), Frankfurt Seyahatnamesi (1933)

http://www.40ikindi.com

http://siir.gen.tr/siir/a/ahmet_hasim/


Kemal Tahir 100 yaşında


Tam 100 yıl önce bugün, II.Abdülhamit’in hünkar yaverlerinden Tahir beyin oğlu olarak İstanbul’da doğdu Kemal Tahir. Sadece Türk edebiyatına değil siyasetine ve sosyolojisine de ilham veren yazar, Türk tarihi üzerine yaptığı araştırmalardan çıkardığı sonuçları romanlarıyla duyurmayı seçmiş, bir edebiyatçı ve entelektüeldi. Köydeki yaşama biçimini, toplum yapısını, köylünün dünyasını işlediği romanlarında kullandığı dille dikkat çeken Kemal Tahir, Ahmet Hamdi Tanpınar tarafından ‘dil makinesi’ olarak nitelendirilmişti.

Kemal Tahir 1973 yılında geçirdiği kalp krizi sonucu hayata veda edene kadar yazmış, yazarken de malzemesini titizlikle kendi yaratmış yazarlardan biri olarak iz bırakmıştı. Galatasaray Lisesi’nin onuncu sınıfından ayrılarak Zonguldak Maden İşletmeleri’nde ambar memurluğu, İstanbul’da avukat kâtipliği yaptıktan sonra yolunu ‘yazı’nın yakına düşürdü. Tahir, 1931 yılında şiirlerinin yayımlandığı İçtihat dergisiyle edebiyata ilk adımını attı. İlk başta hece ölçüsü ile yazan Tahir’in şiirleri Nâzım Hikmet’le tanıştıktan sonra evrildi. Yazar, toplumsal konulu serbest şiirler üretmeye başladı. Yaşamını kalemiyle kazanmak zorunda olan yazarlardan olması sebebiyle bu yıllarda mizah öyküleri, serüven romanları da yazdı.

Nâzım’la birlikte yargılandı

Tahir - Piraye - Nazım

Çeşitli gazete ve dergilerde düzeltmen, röportaj yazarı, çevirmen, sekreter olarak çalıştı. Nâzım Hikmet’in yargılandığı ‘Bahriye Davası’nda suçlu bulunarak 15 yıla hüküm giydi. Hapiste geçirdiği sürenin Kemal Tahir’in yazın hayatında belirleyici olduğu söylenebilir. Edebiyat dünyasında beğeni toplayan pek çok romanını cezaevindeyken yazdı. 1950 Affıyla hapisten çıktıktan sonra takma adlarla macera ve aşk romanları çevirdi, senaryolar yazdı. Kemal Tahir deyince akıllara gelen ilk şeylerden biri de yazarın çeşitli mahlaslarla yazdığı kitapların çokluğu. Bu tür çalışmaları arasında en ünlüsü ise kuşkusuz Mayk Hammer dizisi. Bedri Eser, Samim Aşkın, Ali Gıcırlı, F.M. İkinci yazarın kullandığı takma adlar arasındaydı.

1955 yılında yazarın nihayet kendi adıyla yayımlanan ilk romanı ‘Sağırdere’ basıldı. ‘Sağırdere’yi, ‘Körduman’ izledi. Kemal Tahir, Çankırı-Kastamonu, Çorum çevresinde geçen romanlarında köydeki yaşama biçimini, toplum yapısını, köylünün dünyasını işledi. Tüm bunları konu alırken onun için vazgeçilmez olan, Tanzimat’tan bu yana değişen mülkiyet ilişkilerini, eşkıyalık hareketlerinin gerçek yüzünü anlatmaktı.

Tarih romanları tartışıldı

Kemal Tahir’in en çok bilinen, hem yayımlandığı yıllarda hem daha sonra en çok tartışılan romanları, tarihi konuları ele aldığı kitaplar oldu. Yapıtları kimilerince övülen kimilerince çok yerilmiş bir romancı olarak edebiyat tarihine geçti. Bu tartışmaların ana ekseni tabii ki yazarken takındığı ideolojik tavırdı.

Mütareke ve Cumhuriyet dönemlerini konu aldığı romanları oldu. Bu romanlarda Batılılaşma hareketini, yeni Türk devletinin oluşumunu eleştirdi. ‘Esir Şehrin İnsanları’ ve ‘Esir Şehrin Mahpusu’nda İşgal altındaki İstanbul’u, Kurtuluş Savaşı’nın bir Osmanlı paşazadesi üzerindeki etkisini; ‘Yorgun Savaşçı’da İttihatçılarla milli mücadele yanlısı güçler arasındaki çatışmayı; ‘Kurt Kanunu’nda İzmir Suikastı’nı; ‘Yol Ayrımı’nda Serbest Fırka olayını anlattı.

Kemal Tahir’in belki de en çok tartışılan romanı ‘Devlet Ana’ oldu. Yazar, bu romanında Osmanlı geleneğinden kopuşun yanlışlığını vurguluyordu. Selahattin Hilav romanı şöyle değerlendirmişti: “Devlet Ana, Kemal Tahir’in hem felsefi düşüncesi, hem de sanatı bakımından, manevi dünyasını teşkil eden unsurları en kesin ve özlü bir şekilde dile getirmesi dolayısıyla, bir kavşak noktası teşkil etmektedir. Yazar, bu romanında, dünya görüşünün ve sanatının belkemiğini teşkil eden konuya doğrudan doğruya girmiştir.”

Osmanlı toplum yapısının Batı toplumlarından farklı olduğunu, üretim biçiminin ve üretim ilişkilerinin gelişiminin kendine özgülüğünü savunan tarih tezi, Kemal Tahir romanlarının anahtarını oluşturdu ve yazar yazdığı sürece romanları üzerinden bu tezi tartıştı.
Yaşamının son yılları çoğu daha önce tasarlanmış romanlarını yazmak, yayımlamakla geçirdi.
Hatta, bazı ünlü romanları ölümünden sonra yayımlandı.

14 romanı iki ciltte toplandı

Kemal Tahir’in kitaplarını yayımlayan İthaki Yayınları, yazarın 100’üncü yaşını iki önemli yayınla kutluyor. Kemal Tahir üzerine yazılardan oluşan bir armağan kitap hazırlayan yayınevi, bir de Kemal Tahir’in tefrika edilen, döneminde çok beğenilen romanlarından iki kalın ciltlik bir seçki çıkartacak.

14 romanın yer aldığı seçkide yazarın ‘Muhallebi Çocuğu’, ‘Bir Gecenin Beyliği’, ‘Bir Nedim Divanının Esrarı’, ‘Gönül Denen Hayvan’, ‘Bu Roman Olan Şeylerin Romanıdır’ gibi kitapları yer alıyor. Her iki projenin ürünleri sonbaharda yayımlanacak.


Burcu Aktaş, Radikal 13.03.2010

İlave okuma için:

http://kitapzamani.zaman.com.tr/?bl=1&hn=2182

http://www.ilknokta.com/yazar/4524/0/1/Kemal-Tahir.html

13 Mart 2010 Cumartesi

EDEBİYAT RADYOSU: Adını Mevsimlerden Alan Kitaplar




TRT Radyo 1'de yayınlanan "Mürekkep Kokusu" adlı edebiyat programının 2 Mart'taki bölümünün konusu "Adını Mevsimlerden Alan Kitaplar"



Programda çeşitli yazarların mevsimlerle ilgili kitaplarından alıntılar yapılıyor...

FİLM: Dersu Uzala






Kapiten, Ateş canlı. Ne zaman ki O kizar, ormanlar günlerce ve günlerce yanar. Ne zaman ki Ateş, Su, Rüzgar kızar, ben çok çok korkarım…Ateş, Su, Rüzgar…3 güçlü adam.

Dersu’nun sevgi ve saygı ile hitap ettiği Kapiten, bölgeyi inceleyip haritasını çıkarmak, ve yeni yerleşim bölgeleri bulmak üzere bir grup Rus askerinin başinda bölgeye gönderilmiş yüzbaşı Arsenievdir.

20. yüzyılın başlarında, bir Rus askeri haritacı ekibi, Rus Uzak Doğu'sunda Mançurya ormanlarında araştırma yaparken, atalarının yaşamından pek farklı olmayan bir hayat süren yaşlı bir avcıyla tanışır. Dersu Uzala adındaki bu bilge adamdan çok şey öğrenir.




Dersu Uzala, ünlü yönetmen Kurosawa’nın onlarca filmi arasında Japonya’da geçmeyen ve Japonca olmayan tek filmidir. Sovyet-Japon ortak yapımıdır. Filmin çekimleri 1973 sonbahar, 1973 kış ve 1974 yaz olmak üzere 3 hamlede, Vladivostok’un 200 km kuzeyinde bahsettiğimiz yazarın adını taşıyan Arseniev ve Dersu Uzala’nın mezarının bulunduğu Khabarovsk kasabalarında gerçekleştirilmiştir. Bu film Kurosawa için bir dönüm noktasıdır, zira birkaç yıl öncesinde kariyerinde maddi açıdan zor bir dönem yaşamış, ilk renkli filmi başarısızlığa uğramış ve yönetmen 1971’de intihara teşebbüs etmiştir. Bunun üzerine Japonya’da filmlerine mali destek bulamayan yönetmen için zamanın sovyet film şirketi Mosfilm, Kurosawa dehasının kaybolup gitmemesi için yeni bir şans olmuştur.

KAYNAK: http://sinekiyatri.blogspot.com/2009/09/dersu-uzala-1974.html


http://www.40ikindi.com/sinema/oku.php?id=960


10 Mart 2010 Çarşamba

MÜZİK: Ghetto'da caz





Caz müziğin yaşayan efsanelerinden Archie Shepp, kariyerinde John Coltrane ve Sun-Ra gibi kilometre taşlarıyla aynı sahneyi paylaşma şerefine erişmiş ve caz müziğin önemli düşünürleri arasında yer almış bir usta. 50 seneye yaklaşan kariyerine 40’dan fazla albüm, şiir kitapları ve tiyatro oyunları sığdıran Shipp, müzik otoritelerince ‘’Yaşayan Caz Tanrısı’’ yakıştırmasına layık görülüyor ve ozan kimliğine apayrı bir kıymet veren müridleri onun sahnede saksofonuyla şiir okuduğuna inanıyor.

GHETTO sahnesinde kanlı canlı olarak ruhunuzu çalmaya gelecek bu caz efsanesi için ajandanıza 26 Mart Cuma’ya kocaman bir daire çizin. Uzun süre hafızalardan silinmeyecek bu önemli resitalde yerinizi almanızı şiddetle tavsiye ediyoruz.

Archie Shepp: saksafon, vokal
Tom McClung: piyano
Steve Mc Craven: davul
Wayne Dockery: kontrbas

www.archieshepp.net/

*Warm-up by Murat Beşer

Cazın yaşayan efsanesi Archie Shepp’ten sonra funk müziğin yaşayan efsanesi Fred Wesley de GHETTO sahnesinde yerine alacak. 70’li yıllarda James Brown’ın elinden tutmasıyla yakaladığı şansı iyi değerlendiren Georgia’lı trombonist Fred Wesley, funk müziğin geldiği noktanın en önde gelen mimarlarından biri. Dünyanın en iyi trombonisti sıfatına ulaşırken yaşadığı tecrübeleri genç müzisyenlerden oluşan The New JB’s grubuna aktaran Fred Wesley, özellikle ‘’The House Party’’ ve ‘’Bop to the Boogie’’ gibi hitlerle tam bir funk markası haline geldi. James Brown’ın bir çok albümünde enstrumantasyonun altına da imza atan usta trombonist, 2002’de ‘’Hit Me, Fred : Recollections of a Sideman’’ isimli otobiyografisini yayınladı. Funk müzik kültürünün en önemli parçalarından olan ve funk müzik dendiğinde adı James Brown’dan sonra akla gelen ilk isim olan Fred Wesley’nin 23 Nisan Cuma gecesi GHETTO’da gerçekleşecek ve eğlencenin üst seviyede olduğu sahne performansını sakın kaçırmayın!

http://www.funkyfredwesley.com/

http://www.myspace.com/fredwesley


*warm-up by Hakan Henry
*visuals by x-static

5 Mart 2010 Cuma

Kamelyalı Kadın



Paris piyesten sonra kamelyalı kadınlarla dolmuştu.

Neredeyse bütün kadınlar "aşık bir orospu" olmak istiyorlardı.

Kadınlık dehlizlerinin en esrarengiz durağı olan orospulukta, o dehlizlerin en parlak meşalesi olan aşk alevleri yanıyordu. Herkes böyle bir aşk yaşamayı özlüyordu.

Günah ve masumiyet bütün çekicilikleriyle, göğsüne taktığı kamelyayla dolaşan tek bir kadında biraraya gelmişti. Ve, kadınlar günaha ve masumiyete aynı anda sahip olmayı arzuluyorlardı.

Hizmetçisi Clautild, Marie Duplesis'i güzel kokulu sularla yıkadı, kalın havlularla kuruladı, bütün vücudunu pudralarla ovdu, aynanın karşısında kirpiklerini rimelledi, yanaklarına allık sürdü, dudaklarını boyadı, ardından uzun kırmızı tuvaletini giydirdi, mücevher kutusundan en sevdiği inci gerdanlığını getirip taktı, dirseklerinin üstüne kadar uzanan saten eldivenlerini narin beyaz kollarına geçirdi.

O gece Paris'te büyük bir balo veriliyordu.

Aynı zamanda da Marie'nin yirmi üçüncü yaş günüydü.

Salondaki büyük koltuğa oturdu.

Bütün gece o koltuktan kımıldamadı.

Baloya gidecek hali yoktu.

Ölüyordu.

Veremin son dönemini yaşayan bu genç kadın Paris'e geleli henüz yedi yıl olmuştu ama bu sürede oğul Alexandre Dumas'yı, Franz Liszt'i, başta Dük de Guich olmak üzere birçok aristokratı kendine aşık etmiş, açtığı salonda "dostları" Balzac'ı, Musset'yi, Theophile Gautier'yi ağırlamıştı.

Yirmi üçüncü yaş gününde ölmeye ve edebiyat dünyasının en unutulmaz kahramanlarından biri olmaya hazırlanıyordu.

Kendisini daha on iki yaşındayken erkeklere satan sarhoş bir babanın kızıydı, okuma yazmayı on yedi yaşındayken bir dans salonunda karşılaştığı ve kendisine aşık olan Dük de Guiche'den öğrenmişti ama döneminin neredeyse bütün dahilerini etkileyen parlak bir zekası, karşılaştığı her erkeği çarpan olağanüstü bir güzelliği, onu gören herkesin ışığında soluklaştığı etkileyici bir gülümsemesi vardı.

Kısa zamanda öylesine ünlenmişti ki Paris'e gelen bütün yabancı aristokratlar vakitlerini onunla geçirmek için sıraya giriyor ve servetlerinin bir kısmını onun evinde bırakmaya razı oluyorlardı.

Yirmi yaşındayken Alexandre Dumas'nın gayrimeşru oğlu olan Alexandre Dumas Fils ile karşılaştı.

Aynı yaşlardaydılar.

Oğul Alexandre Dumas, zeki, esprili ve yakışıklı bir adamdı.

Marie'ye aşık oldu, Marie de ondan hoşlandı.

Yirmi yaşındaki "oğul" Alexandre'ın parası yoktu. Sevgilisini görmeye geldiğinde, o sırada onun yanında olan erkeğin gitmesini komşunun evinde beklerdi.

Kaçınılmaz olarak kıskançlık krizleri geçiriyordu.

Kavgaları dayanılmaz boyutlara ulaştı.

On bir ay sonra ayrıldılar.

Ayrılığın hemen ardından Marie, belki de hayatında gerçekten aşık olduğu tek erkek olan Franz Liszt'e rastladı. O sıralarda veremi iyice ilerlemişti. Liszt'le birlikte İstanbul'a gitme planları yaptılar.

Ne tuhaftır ki, kadınların gerçekten bütün varlıklarıyla tutuldukları erkekler genellikle "güvenilmez" çıkarlar; dalgalı saçları, yakışıklı yüzü, piyanonun taşlarına tanrının dudakları gibi dokunan ince uzun parmakları, kralların karşısında bile bir nebze taviz vermediği kibiriyle bütün Avrupa'yı kendine aşık eden Liszt, hayatını bir orospuya adayacak biri değildi, o "konteslerin" erkeğiydi, verem olan sevgilisinden hastalık kapmaktan korkup "döndüğümde seni İstanbul'a götüreceğim" diyerek kaçtı.

Daha sonraları, "ben normalde o tür kadınlarla ilgilenmem ama Marie Duplesis farklıydı. Büyük bir yüreği, çok canlı bir ruhu vardı ve bence kendi tarzında eşsizdi. Asla varolmayan bir kadınlığın bütün özelliklerini kendinde birleştirmişti" diye yazmıştı.

Liszt'den sonra hastalık daha da ilerledi.

Genç kadın en iyi doktorlara gitti, en ünlü kaplıcaları dolaştı ama çare yoktu.

Günden güne çöküyordu.

Ölüm döşeğindeyken başucunda ona aşık olan iki kont gözyaşlarıyla bekliyordu.

Paris'in en büyük kilisesinde muhteşem bir cenaze töreni yapıldı.

Cenazeden sonra bütün eşyaları Paris sosyetesinin katıldığı bir açık artırmada satıldı.

O açık artırmayı izleyenler arasında genç Alexandre da vardı.

Kitapları, serveti, şöhreti, "yardımcı yazarları", gösterişi, parası gösterişine yetmediği için sürekli büyüyen borçları, inanılmaz iştahı, iri gövdesi, sevgilileri, kahkahaları, gürültülü konuşmaları ile Fransız edebiyatını tek başına doldurmak ister gibi gözüken, "ben, Victor Hugo ve Vigni güçlü üç yazarız, aralarında Balzac'ın da bulunduğu diğerleri bizimle yeni kuşak arasındaki geçiş bölgesidir" diyecek kadar kendine hayran olan, "Monte Kristo Şatosu" adı verilen şatosunda büyük bir kalabalıkla yaşayan görkemli bir babanın, kazanacağı ünden henüz habersiz olan sessiz ve sakin oğlu asla unutamadığı kadını anlatacağı romana bu satış sahnesiyle başlayacaktı.

Asında edebi değeri çok büyük olmasa da satırlarına kendi ruhunda yanan gerçek bir acıyı üflediği ve edebiyat tarihinin en güzel aşk romanlarından biri sayılan "Kamelyalı Kadın"ı kısa zamanda yazdı.

Kitap yayınlandığında yirmi dört yaşındaydı.

Roman birkaç baskı yaptı.

Alexandre, romanını üç yıl sonra piyes olarak yeniden yazdı.

Piyes, eşine az rastlanır bir başarı kazandı.

İlk gece piyesi izlemeye baba Alexandre Dumas da arkadaşlarıyla gelmişti, piyes başlamadan önce arkadaşlarına "Bizim oğlanın piyesi tutmayacak gibi geliyor bana" demişti, birinci perdeden sonra, "Piyes fena değil, ben de bir iki yerine dokundum zaten" diyerek yaklaşan başarıyı hissettiğini göstermişti. Piyes, ayağa fırlayan seyircilerin dinmeyen alkışlarıyla bittiğinde ise baba Alexandre da ayağa kalkıp arkadaşlarına sarılarak "Aslında bu piyesi ben yazdım" diye bağırmıştı.

Oğul Alexandre, "19. yüzyılın en iyi üç piyes yazarından biri" olarak anılacağı parlak kariyerine delicesine aşık olup delicesine kıskandığı genç bir orospunun hayatını anlatarak başlamıştı.

Hikaye, genç Alexandre'ın satırlarında biraz değişmişti.

Onun kitabının kahramanı, "aşık olduğu genç yazar" için mutluluğundan da hayatından da vazgeçiyordu.

Piyes bütün dünyada defalarca oynandı, Verdi onu "la Traviata" adıyla opera yaptı, dünyanın neredeyse her ülkesinde filmleri çekildi.


İnsanlar "aşık ve fedakar orospu" karakterini sevmişlerdi.

Aşkı, bulunması en zor yerde, hayatını bir erkekten bir erkeğe dolaşarak kazanan bir orospunun kalbinde bulmak insanlara aşkın erişilmez gücünü gösteriyor, asla değişmeyecek gibi gözüken hayatın kurallarını aşkın değiştirebileceğine inanmalarını sağlıyordu.

Marie Duplesis, Alexandre'ın piyesinde Marguerite Gautier adını almıştı, gerçek hayatında da çiçekleri çok seven Marie'nin oyundaki yansıması da göğsüne sürekli "kamelya" takıyordu.

Paris piyesten sonra kamelyalı kadınlarla dolmuştu.

Neredeyse bütün kadınlar "aşık bir orospu" olmak istiyorlardı.

Kadınlık dehlizlerinin en esrarengiz durağı olan orospulukta, o dehlizlerin en parlak meşalesi olan aşk alevleri yanıyordu.

Herkes böyle bir aşk yaşamayı özlüyordu.

Günah ve masumiyet bütün çekicilikleriyle, göğsüne taktığı kamelyayla dolaşan tek bir kadında biraraya gelmişti.

Ve, kadınlar günaha ve masumiyete aynı anda sahip olmayı arzuluyorlardı.

Alexandre, aşık bir kadını kendi aşkından yaratmıştı.

Daha sonra yazdığı on bir oyunda da hep aynı temayı "yasak aşkı" anlattı, buna rağmen hayatı boyunca kendini hep "ahlakçı" bir yazar olarak gördü, piyeslerine "ahlaksızlığı yeren" önsözler yazdı.

Bir eleştirmenin dediği gibi, "Allahtan ahlaki öğütlerini eserlerine yansıtmayacak kadar akıllıydı" ve ahlakçı görüşler sadece önsözlerde kaldı.

Belki de bu "akıllılığı" sayesinde büyük bir ün ve servet kazandı.

Ünü çok genç yaşta bulmasına rağmen hiçbir zaman babası gibi yaşamadı, sürekli olarak kendisini "eğlenceli bir hayat" yaşaması için kışkırtan babasına uymadı, servetini gösteriş için harcamadı.

Zekice ve esprili konuşmaları nedeniyle toplantıların en çok aranan adamı oldu ama kalabalıklardan hep uzak durmayı tercih etti.

Babasına en çok benzeyen yanı kadınlara olan düşkünlüğüydü.

Ama buna rağmen kadınlarla ilişkilerini eserleri için "malzeme" toplayacağı "deneyler" olarak kullanmaktan da kaçınmadı, bir keresinde "kıskanç bir kadının tepkilerini" inceleyebilmek için birlikte olduğu kadının bulunduğu bir toplantıya kolunda başka bir kadınla gidecek kadar da gözü karaydı.

Daha sonra yazdığı "demimonde" isimli piyeste gene bir kibar orospuyu anlattı ve Fransızca'ya o tür kadınları anlatmak için kullanılacak bir sözcük kazandırdı piyesinin adıyla.

Bütün yazdıklarına bakıldığında Marie Duplesis'le yaşadıklarının onun belki de tüm hayatına ve duygularına damgasını vurduğunu ve kadınların "seks hayatlarındaki kırılganlıklarına ve düzenbazlıklarına" her şeyden fazla ilgi duyduğunu görebiliyordunuz.

Ne yazarsa yazsın sanki canının en çok yandığı yere dönüyordu.

Hem bu kadar kırılgan, bu kadar zayıf görünüp hem de nasıl bu kadar oyunbaz olabildiklerini, nasıl bir erkekten bir erkeğe geçebildiklerini anlamaya çalışıyordu.

Asıl anlamaya çalıştığı, zarif manevralarla erkeklerin arasında dolaşan, hepsinde aynı arzuyu ve şefkati uyandırmayı başaran ve bir orospu olduğunu kırılganlığı ve parlak gülümsemesiyle unutturmayı başaran Marie'ydi büyük bir ihtimalle.

Bir de bütün gerçeği bilmesine, diğer erkeklerin nasıl tuzağa düştüğüne şahit olmasına rağmen kendisinin bu "kırılgan düzenbazlığa" nasıl kapıldığını kavramak istiyordu.

Bu nasıl oluyordu?

Herhalde asıl sorduğu soru buydu.

Hayatı boyunca cevabını aradığı soru.

Bir erkeğin bu yumuşacık kasırganın içinde nasıl kaybolduğunu, gördüğü gerçeklerin bile anlamını nasıl kaybettiğini, nasıl güvendiğini, sıkıca tuttuğunu sandığı kadının nasıl o kadar kıvrak ve rahat dönüşler yapabildiğini, bir yanını bütün masumiyetiyle teslim ederken diğer yanının nasıl bu kadar günahkar kalabildiğini anlamak istiyordu.

Çok genç yaşta o kasırganın içinde kaybolmuş, ruhunun bir parçasını da orada bırakmıştı.

Yazdığı karakterlerle, diyaloglarla, o kayıp parçasını geçmişin elinden koparıp almak ister gibiydi.

Sorunun cevabını bulursa, bunu becerebilecekti.

Cevabı bulabildi mi bilmiyorum.

Ama cevabını aradığı soru onu Fransız edebiyatının zirvesi sayılan Fransız Akademisi'nin üyeleri arasına soktu.

Ve, dünyanın hemen hemen her yerinde insanlar, onun bir vakitler içinde kaybolduğu o kasırganın dalgaları arasına istekle atıldılar.

Terzi bir kadının çapkın ve ünlü bir yazardan doğurduğu gayrimeşru çocuk, çağının en önemli yazarları arasına katıldı bu soruyla.

Yirmi üç yaşında ölen güzel bir orospu insanların hafızasına bir "azize" olarak kazındı.

Marie Duplesis'in mezar taşında pembe kamelya kabartmaları var.

Ve, Theophile Gautier'in onun için yazdığı satırlar.

Bugün hálá ziyaretçiler, mezarlık bekçisine "kamelyalı kadının mezarını" soruyorlar.

Her zaman taze kamelyalar duruyor orada.

Alexandre o kadını kendi aşkından yarattı.

İnsanlar, yirmi üç yaşında ölen o kadını hep yaşattılar.

Kamelyalı kadın o.

Bütün kadınların gizlice olmak istedikleri.

Ahmet ALTAN - 8 Ekim 2006, Hürriyet


CEMRE bugün toprağa düştü


Cemre, İlkbahar başlangıcında yedişer gün arayla önce havada sonra su ve toprakta oluştuğu sanılan sıcaklık artışı. Arapça olan sözcük kor durumunda ateş anlamına gelir.

Eskiden yıl Kasım ve Hızır olarak ikiye ayrılırdı. Kasım; Kasım ayının sekizinde başlar, 46'sında erbain, 86'sında da hamsin girer, kışın en soğuk 90 günü böylece geçerdi. Cemrelerin ilkinin, Kasımın 105'inde (19-20 Şubat) "havaya", ikincisinin Kasımın 112'sinde (26-27 Şubat) "suya", üçüncüsünün de Kasımın 119'unda (5-6 Mart) "toprağa" düştüğüne inanılırdı.


Halkımızın arasında yaygın olarak baharın müjdecisi olarak bilinen sıcaklığın artması olayına cemre denir. Cemre, birer hafta arayla havaya, suya ve toprağa düştüğüne inanılan bir ısıtıcı güçtür (Meydan Larousse, 1969). Cemre üç tanedir: Birinci Cemre havaya (19-20 Şubat), İkinci Cemre suya (26-27 Şubat) ve Üçüncü Cemre de (5-6 Mart) toprağa düşer. Her cemrenin düşüşüyle hava sıcaklığı artar, cemrelerin arasında ise sıcaklıklarda küçük bir düşüş görülür [1]

Böylece cemre, havanın aşağıdan değil de sanki yukarıdan aşağıya doğru ısındığını ifade eder. Meteorolojik folklörümüzdeki önemli yeri ve küresel ısınmada havanın ısınması konusunun önemi nedeniyle cemre burada kısaca ele alınmıştır.

Öncelikle sanıldığı ve cemrenin açıklandığı gibi güneş ışınları atmosferimizi doğrudan ısıtmaz. Diğer bölümlerde açıklandığı gibi yeryüzeyi, güneş ışınlarını yuturak önce kendi ısınır, sonra atmosferi ısıtır (Lutgens ve Tarbuck, 1989). Açık bir günde, atmosferin alt tabakasından geçen güneş enerjisi, yeryüzeyi tarafından yutulur. Dolayısıyla yeryüzeyi ısınır. Yüzeydeki hava ısındıkça, yüksekteki havadan daha az yoğun hale gelir. Isınan hava yükselir ve daha soğuk olan hava çöker. Yükselen hava, genişler ve soğur. Su buharı, bulut damlacıkları şeklinde yoğunlaşarak, hal değişim ısısından dolayı, havanın ısınmasını sağlar. Bu sırada dünya karbondioksit ve su buharı tarafından yutulup tekrar yayınlanan, kızılaltı ışınları yayınlar. Gazların yoğunluğu, dünya yüzeyinde daha az olduğundan, yutma işleminin büyük bir kısmı, yüzeye yakın katmanlarda gerçekleşir. Dolayısıyla, atmosferin alt tabakaları aşağıdan yukarıya doğru ısıtılmış olur.


Cemrenin diğer bir anlamı, Müslümanların hac sırasında Mina vadisinde attığı taşlardan meydana gelen yığındır. Divan şairlerinin, cemre zamanlarında baharın gelmesi dolayısıyla, önemli kişilere yazdıkları övgü şiirleri de Cemreviye olarak bilinmektedir. Meteorolojik bir olay olarak bilinen cemre ise takvimlerde ilkbahardan önce birer hafta aralıkla havaya, suya ve toprağa düştüğü inanılan ısıtıcı (ısıl) güç veya sıcaklık yükselmesi olarak tanımlanır

2 Mart 2010 Salı

MÜZİK-David Helfgott-Rach 3


"Dahilikle delilik arasında ince bir çizgi vardır" derler. Her dahi biraz da delidir. Ama yanılmıyorsam dahilere atfedilen bu az buçuk delilik, onların yaratıcılıklarına ve sıradışı özelliklerine gönderme niteliğinde bir iltifattır da aynı zamanda.

1947 yılının 19 mayısında Melbourne'de dünyaya gelen David Helfgott da, müziğe olan yeteneği sayesinde küçük yaşta bir dahi olarak nitelenmişti. Babası Peter Helfgott'un öğretmenliğinde beş yaşında piyano çalmayı öğrenmiş, onlu yaşlarına geldiğinde de yarışmalarda başarılar göstermeye başlamıştı bile. Ama bu geleceği parlak görünen dahi çocuğun “deliliği” ise bir iltifat değil, ne yazık ki uzun yıllar onu piyanosundan eden psikolojik bir hastalık olarak kayda geçecekti.

Müziğe yatkın, müzik eğitimi almak isterken buna engel olunmuş bir babanın, kendi gerçekleşmemiş isteklerini oğluna yaptırmak istemesiyle başlayan bir süreçte, babası David'i hep başarılı olmaya zorlar; başarısızlıklarında onu küçümser, sevgisinde hastalıklı, kızgınlığında cezalandırıcıdır. David'in, düyanın çalınması en zor bestelerinden biri sayılan Rachmaninoff'un 3. Piyano Konçertosu'nu çalabileceğine inanabilecek kadar gözü dönmüş baba, oğlunun Amerika'da müzik eğitimi almasına engel olur.



Sevgisinde de cezasında da aşırı olan babasının bu engellemesine tepki veremeyen David, on dokuz yaşına geldiğinde Londra'daki Kraliyet Müzik Koleji'ne burs kazanınca “kapıdan çıktğında bir daha dönemeyeceği” tehdidini arkasında bırakıp İngiltere'ye gider. Orada üç yıl Cyril Smith ile çalışan David, Rach 3'ü kusursuz bir şekilde çalmak peşindedir. Sonunda 3. konçertoyu çalmayı başaracak ama üzerinde hissettiği ağır baskının sonucunda hastalığının ağırlaştığının belirtileri de görülmeye başlanacaktır.

Okuldan sonra evine dönmüş, evlenmiş; ama kısa süren evliliğinden sonra şizoaffektif bozukluğu teşhisiyle on yıl tedavi göreceği Graylands Sinir ve Akıl Hastalıkları Hastanesi'ne yatırılmıştır. Tedavisi sürecinde piyano çalması yasaklanan David, hastaneden çıkıp dışarıdaki yaşama adım attığında dönen talihinin yolunda yürümekte olduğundan habersizdir.

Bir barda çalışmaya başlayıp piyanodaki ustalığıyla terar “parlamaya” başlayan David, astrolog Gillian Murray ile evlendiğinde hem hayat arkadaşını bulmuş hem de dünyanın birçok ülkesinde konserler vermeye başlamıştır. 1991 yılında “Liszt, Racmaninoff, Chopin” CD'si Avustralya ARIA Ödülüne aday gösterilir. 1996 yılında Scott Hicks'in yönettiği, baş rolünde Geofrey Rush'ın oynadığı ki bu rölüyle Oscar almıştır kendisi, David Helfgott'un hayatını anlatan Shine adlı film çekilir. Filmin gösterimiyle beaber David Helfgott adı tüm dünyada duyulur. David'in “Racmaninoff 3” CD'si, filmin saundtrack'iyle birlikte best-seller olur. 1997 yılında New York Times ve Billboard, Helfgott'u “yılın en etkili klasik müzik sanatçısı” ilan ederler.

http://www.hafif.org/yazi/deli-mi-dahi-mi-david

1 Mart 2010 Pazartesi

İşte Yol : Git...Bit...ve Yit....


Yol biterken yitmeli...
yiterken başlamalı
insan....
gittiğin yer, bittiğin yol
aynı zamanda
yitebildiğin yer olmalı...
yağmurla bitmeli
toprakla yitmeli
ve güneşle
yeniden doğmalı
ille de ilkbaharda...
ilkbaharda....
h.a.

Bahara Nublu Jazz ile Merhaba Deyin!

FİLM MÜZİĞİ: Warren Ellis, Nick Cave ve Yol


Warren Ellis.Dirty Three’nin usta kemancısı. Mandolin’den Buzuki’ye bir çok enstrümanı çalan bir isim. Aynı zamanda Nick Cave’in son ilham perisi.

Warren Ellis The Bad Seeds’e 1995′te katılmıştı ki bu dönemlerde Blixa Bargeld ve Mick Harvey , Cave’le beraber yaratıcı olarak ön planda olan isimler olmaya devam ediyorlardı.Ellis’in katılımı ile beraber ilerleyen yıllarda Blixa’nın rolü gide gide azalmaya başladı ki kanımca bunda Cave’in kendi efsanesini körükleyen mitik portrelerden ziyade daha çıplak sözlere yönelişi ve bunun müziğe de yansımasının payı vardı.Öyle ki 97 tarihli “Are you the one that i’ve been waiting for” adlı parçanın klibinde Blixa gitara neredeyse dokunmuyor ve sadece yerinde duruyordu.Belki de Bad Seeds fanları için o zamanlar Blixa’nın orda durması bile yeterliydi. Ta ki 2003′e kadar. Eleştirmenlerin genel olarak Nick Cave ve Bad Seeds’in en vasat albümü olarak nitelendirdiği Nocturama’dan sonra Blixa gruptan ayrıldı. Warren Ellis grupta daha yaratıcı bir güç olarak ön plana çıkmaya başlıyor, bu Mick Harvey’nin daha da geri planda kalmasına sebep oluyordu.Bu durum Cave’le Birthday Party’den bu yana beraber olan Harvey’nin geçtiğimiz aylarda gruptan ayrılmasıyla nokta buldu.

Bu ayrılıklara rağmen Cave Ellis’te yeni hayat bulmuşa benziyor.Cave 2005′te The Proposition adlı filmin senaryosunu yazdı ve Ellis’le beraber filmin müziklerini yaptılar. Daha Sonra da The Assassination of Jesse James için geçtiğimiz yılların en başarılı soundtrack çalışmalarından birine imza attılar. 2006′da Cave , Ellis ve Bad Seeds’ten davulcu Jim Sclavunos ile basçı Martyn Casey ‘den oluşan Grinderman topluluğu karşımıza çıktı.Grinderman’le Cave sert ve mizahi yönünü ön plana çıkarıyordu. 2008′de Bad Seeds albümü Dig , Lazarus , Dig geldi. Ve en son olarak karşımızda The Road adlı filmin soundtracki ile çıkıyorlar. Umarız Cave ve Ellis birlikteliği bol meyva vermeye devam eder.

The Road , The Proposition yönetmeni John Hillcoat’un çektiği Cormac McCarthy’nin aynı adlı romanından uyarlanan bir film. Henüz filmi izlemediğim için soundtrack’in filme uyumluluğu hakkında çok net bi fikir belirtemeyeceğim.Fakat The Road’u okudum ve kafamda oluşan genel bi çizgi var.McCarthy kısa cümleler kuran , basit duran ama aynı zamanda zengin ve iç karartıcı bir stile sahip. Öne çıkan öğeler, karakterlerin yanısıra McCarthy’nin özgün betimlemeleriyle hayat bulan dünyalar oluyor.Blood Meridian’da Eski Amerika efsanevi bir kimliğe bürünürken , The Road’ta kıyamet sonrası dünya umudun çok az olduğu gri , solgun , küllü ve ıssız bir yer.

Cave ve Ellis, Jesse James’de ki minimalist çizgiyi burada The Road için de korumuşlar.Jesse James bir soundtrackten ziyade başlı başına bir albüm gibi hem kendi ayağı üstünde durabilen parçalara sahipti hem de olabildiğine sinematik bi havadaydı. Albümde hafif bir hareketlilik( buna da hareketli dedim ya! ), hafif bir aciliyet hissi vardı.The Road daha durgun bi havaya sahip. Parçalar yine minimalist ve atmosferik. Romanın ( ve tahmin ettiğim kadarıyla filmin) iç karartıcı ve korkutucu havası The Cannibals , The Family ve The Cellar adlı parçalarda hissediliyor.The Cannibals Ellis’in kemanı ve davullar(!) ile bizi ürkütürken ilk parça Home nostaljik bir çocukluk hatırası gibi ve büyük ihtimalle romanda hiç görmediğimiz kıyamet öncesi zamana atfediyor. The Road ise Cave’in piyanosu üstüne Ellis’in kemanının kasvetli melodilerini yığıyor.

Birçok The Road okuyucusu romanın o kadar karamsar olduğu görüşünde ki bir daha okumak zor geliyor diyorlar ve internette bloglar ve forumlarda dönen yorumlara göre film de aynı etkiyi yapmış.Yürek kaldırmaz hesabı. Tabii bu manipülatif bi karamsarlık değil. Sadece var. The Road’un soundtrack’i de bu karamsarlık ve umutsuzluğu; aynı zamanda nostalji ile umut kırıntılarını yansıtıyor. Belki de bu yüzden ben de bir Jesse James kadar The Road soundtrackine henüz geri dönemiyorum.Yine de onu geçmese de ona çok yaklaşan gayet başarılı bir soundtrack albümü bu.

“Once there were brook trout in the streams in the mountains.You could see them standing in the amber current where the white edges of their fins wimpled softly in the flow.They smelled of moss in your hand.Polished and muscular and torsional.On their backs were vermiculate patterns that were maps of the world in its becoming.Maps and mazes.Of a thing which could not be put back.Not be made right again.In the deep glens where they lived all things were older than man and they hummed of mystery.”

–Cormac McCarthy , The Road’un son paragrafı

KAYNAK: http://radyouber.info/www/index.php/warren-ellis-nick-cave-ve-yol/

http://www.emi.fi/jukebox/play/1357/the_road_-trailer

ŞİİR: Çanakkale Şehitlerine

Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde-gösterdiği vahşetle 'bu: bir Avrupalı'
Dedirir-Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşında,
Avusturalya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk:
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefil,
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız teyyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'â mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te'sis-i İlahi o metin istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedi serhaddi;
'O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme' dedi.
Asım'ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmiyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi...
Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?
'Gömelim gel seni tarihe' desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
'Bu, taşındır' diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.

Mehmet Akif Ersoy

YOL yağmurla çok daha güzel


Cama düşen yağmur

bu yolculukta yoldaştır

sana, yola, dağlara...

Yağmur toprağa rahmet,

Yola düşenlere ise merhamet...

Güzel şeydir,

yağmur olup gitmek..

Ve çok daha güzeldir

yağmurla eriyip bitmek...yitmek..

h.a.