23 Şubat 2010 Salı

YOL FİLMİ: Runaway Train



Akira Kurusowa'nın senaryosundan Andrei Konchalovski'nin yönettiği 1985 yapımı filmde Jon Voight ve Eric Roberts hapishane firarisi iki mahkumdur. Kacmak icin bindikleri tren durdurulamamaktadır. Hapishane müdürü de peşlerindedir.

İnsanı hayvandan ayıran nedir? İnsan ruhundaki vahşiliğin sınırı var mıdır ?


Runaway train-2
Yükleyen ivan1230. - Yeni sanat videolarını keşfet.


John Voight, Vivaldi'nin "Gloria" sı eşliğinde lokomotifin üzerinde ayakta ölüme doğru giderken Shakespeare'in 3. Richard'ından

"no beast so fierce but knows some touch of pity. but i know none, and therefore am no beast."

alintisi ile sonlanır film.

Sinema tarihinin belki de en güzel finali...

SATRANÇ: Linares Turnuvası


Satrancın "Wimbledon"ı olarak kabul edilen "Linares Turnuvası" nda bu akşam sondan bir önceki maçlar oynanıyor.

Karşılaşmaları canlı olarak buradan izleyebilirsiniz.


Bu akşamki Grischuk - Topalov karşılaşması şampiyonu belirleyecek gibi duruyor.

http://en.wikipedia.org/wiki/Linares_chess_tournament

http://www.ajedrez.ciudaddelinares.es/resul.htm



SON DURUM
1.
Topalov, Veselin
5,5
g
BUL
2805
2.
Grischuk, Alexander
4,5
g
RUS
2736
3.
Aronian, Levon
4,0
g
ARM
2781
4.
Gashimov, Vugar
3,5
g
AZE
2759
5.
Gelfand, Boris
3,5
g
ISR
2761
6.
Vallejo, Francisco
3,0
g
ESP
2705

MÜZİK - Aşk - İlhan Erşahin



İlhan Erşahin - Aşk - Virgo(2000)

http://www.ilhanersahin.com/index.html


18 Şubat 2010 Perşembe

BİR ŞEHİR BİR MEKAN: Yahya Efendi Dergahı

" Yahya-yı Beşiktaş'ı ziyaret idelim gel
Oldur sebeb-i ziynet-i kühsar-ı Beşiktaş."

Yahya Efendi (d.1495 - ö.1571) Beşiktaş ile Ortaköy arasında bugün de Yahya Efendi Tekkesi adıyla anılan türbesi bulunan şeyhülislamdır.


Yahya Efendi, Trabzon Kadısı Ömer Efendi’nin oğludur ve Kanuni Sultan Süleyman ile aynı günlerde doğar. Hatta minik şehzadeyi Yahya Efendi’nin annesi Afife Hanım emzirir. Bundan dolayı Kanuni Sultan Süleyman'ın süt kardeşidir ve onun saltanatı boyunca danıştığı kişi olur.


İstanbullu denizciler Boğaz’ın dört manevi bekçisi olduğuna inanırlar. Bunlar Üsküdar’da Aziz Mahmud Hüdayi, Beykoz’da Yuşâ Peygamber, Sarıyer’de Telli Baba ve Beşiktaş’ta Yahya Efendi’dir.


1571 senesi Zilhicce ayında Kurban Bayramı gecesinde Beşiktaş'taki dergahında ebedi aleme göçmüştür. Cenaze namazını, Bayram namazına müteakip Süleymaniye Camii'nde devrin şeyhülislamı olanEbussuud Efendi kıldırmıştır. Daha sonra cenaze Beşiktaş'taki dergahına tevdi edilmiştir.




Yahya Efendi Tekkesi, Beşiktaş'ta, Yıldız mahallesi, Yahya Efendi Çıkmazı'nda yeralmaktadır. Yahya Efendi tarafından 1538'de kurulmuştur. Tekke, mescid, tevhidhane, medrese, hamam, mezarlık ve çeşitli evlerden oluşan bir külliye niteliğindedir. Tekkeye zaman içinde farklı mekanlar eklenmiştir. Bu durum yapıyı girift ve aynı zamanda organik bir hale getirmiştir. Tekkenin bir diğer özelliği ise mimari yapıların doğal çevre ile kurduğu yakın ilişkidir.

Yahya Efendi Tekkesi, postnişin olan Yahya Efendi zamanında Üveysilik olarak adlandırılan tasavvuf ekolüne bağlanmıştır. Daha sonra tekke Kadiriliğe ve Nakşibendiliğe intisap etmiş ancak Üveysiliğin etkisi de devam etmiştir.

SÜLEYMANİYE'DE AKŞAM


Bir gün daha sona eriyor

ve Güneş elveda demeden

Süleymaniye'yi son kez öpüyor...

h.a.

16 Şubat 2010 Salı

FİLM MÜZİĞİ: CASABLANCA - As time goes by





Kral Lear




Yaklaşık olarak 1605 yılında yazıldığı tahmin edilen oyun, Shakespeare'in önemli trajedilerinden biridir.

Shakespeare'in diğer birçok oyununda olduğu gibi Lear'ın hikâyesi de daha önceden anlatılan öykülerden alınmadır. Yazarın özellikle Monmouth'lu Geoffrey'nin 12.yy'da yazdığı Historia Regum Britanniae adlı kitabına eklediği Kral Leir adlı halk masaından yararlandığı belirlenmiştir

Oyunda Lear'ın trajedisine paralel olarak Gloucester'ın hikâyesi bulunmaktadır. İki hikâyenin de teması evlatlarından kötü olanların etkisiyle, iyi evlatlarını haksız yere cezalandıran babaların kendilerini düşürdükleri zor durum ve trajik sonları anlatılır.

Birinci hikâye oyunun baş kişisi Lear'ın yaşlandığı gerekçesiyle topraklarını üç kızı arasında paylaştırmaya karar vermesiyle başlar. Bu paylaşımın eşit ve adil olması için kızlarını sınava tabii tutmaya karar veren kral, onlardan kendisini ne kadar sevdiklerini söylemelerini ister. Büyük ve ortanca kızları süslü laflarla sevgilerini ifade edip kendilerini kanıtlar, fakat gerçek sevginin süslü laflarla anlatılamayacağına inanan Cordelia cevap vermez. Buna sinirlenen Lear, onu evlatlıktan reddeder ve topraklarını diğer kızları arasında böler. Cordelia'yı savunmaya kalkan Kent Kontu'nu da sürgüne gönderir. Babalarından toprakları alan Regan ve Gonoril mutlak hakimiyeti elde etmek için Lear'ın askeri ve idari gücünü kısıtlarlar. İki kızı tarafından kapı dışarı edilen Lear aklını kaçırır.

İkinci hikâyede ise Gloucester'ın gayrimeşru oğlu Edmund sahte mektuplar ve yalanlarla babasını Edgar'ın onu devirmek istediğine ikna eder. Edgar'ı da yalanlarıyla kandırarak uzaklaştıran Edmund idareyi eline alır. Gloucester, kızlarının Lear'a davranışlarına ve onu sokağa atmalarına dayanamayarak krala yardım eder. Edmund, Gloucester ile Regan ve Gonoril arasındaki gerginliği kendi çıkarları için kullanarak babasını hain ilan ettirir. Lear'ın kızları, Gloucester'ın gözlerini oydurarak onu sokağa atarlar. Cornwall Gloucester'ın hizmetlisi tarafından öldürülür.
Bu arada Fransa kralı Cordelia ile birlikte Britanya'ya ordu gönderir. Amaçları Lear'ın öcünü almaktır. Kent Kontu Lear'ı, Edgar Gloucester'a güvenli bir yere aldırırlar. Lear ile Cordelia barışır, fakat savaşı kaybedince esir alınırlar. Gloucester, Edgar ona başından geçenleri anlatınca Gloucester heyecana ve mutluluğa dayanamayarak kalpten ölür. Daha sonra her şeyi itiraf eden Edmund intihar ederek ölür fakat çok daha önce Cordelia'yı astırmak ve babası Lear 'ı öldürtmek için emir vermiştir. Gonoril ile Regan ise Edmund'ı paylaşamayarak birbirlerini öldürürler. Krallık Albany, Kent ve Edgar'a kalır.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Kral_Lear
http://www.tiyatrom.com/arastirma_03.htm


15 Şubat 2010 Pazartesi

PORTRE: Sadri Alışık



Yeşilçam'ın en eski ve tutarlı karakter oyuncularından biridir Sadri Alışık. Yıllar süren hayat savaşı sırasında, övülerek göklere çıkartılmış, en yakın bildiği dostları tarafından terkedilmiş, mutluluğun sevincini, aldanmanın üzüntüsünü yaşamıştır. Hassas ve içe dönük olan yapısı zaman zaman çok incinmiştir ama her şeye rağmen, oyunculuğunu, kişiliğini herkese kabul ettirmiş ve Türk Halkı tarafından çok sevilmiştir.

5 Nisan 1925 yılında Paşabahçe'de bahçesinde meyve ağaçları bulunan üç katlı ahşap bir evde dünyaya geldi Mehmet Sadrettin Alışık...


Tüm aile büyüklerinin ve kardeşi Nevin'in onu Sadri diye çağırmaları nedeni ile, hayatının geri kalan kısmını da hep Sadri Alışık olarak geçirdi... Zeki ve bir o kadar da yaramaz bir çocuk olan Sadri Alışık otoriter bir baba ve gene otoriter bir anne ile büyüdü... İçinde ki oyuna hasret duygusunun ileride oyuncu olmasına neden olacağını ne o dönemlerin küçük Sadri'si ne de ailesi bilemezlerdi elbet.

Namaza duran aile büyüklerini, secdeye varamasınlar diye bellerinde ki kuşaktan kapının koluna bağladığını, bahçedeki civcivleri oltayla balkondan yukarı çektiğini, kedilerin ayaklarının altına yapıştırdığı ceviz kabuklarını ve yaptığı tüm bu yaramazlıkları ileride gülerek anımsayacaktır Sadri Alışık...

Çocukluk yıllarında Naşit Özcan Tiyatrosu'nu seyrettikten sonra başlayan tiyatro aşkı, okul piyeslerinde, Cağaloğlu Halk Evi'nde ve şimdiki adı Sadri Alışık Tiyatrosu olan Küçük Sahne'de devam etmiştir. Annesi Saffet Hanım ve Babası Rafet Kaptan'ın oyuncu olmasına karşı olmalarına rağmen, içinde ki bu oyunculuk aşkının sönmesine hiç izin vermemiştir... Ailesi de işin ciddiyetini anlamış ve oğullarına destek olmaya başlamışlardır...

Baba Rafet Kaptan'ın '' Sanabir nasihatım, aynı zamanda da vasiyetim olsun. Artık yeni bir hayata atılıyorsun. Bundan sonra ki yaşamında, işini elinle değil, canınla yap!'' sözünü hayatının geri kalanında hiç ama hiç aklından çıkartmamış ve bunu oyunculuk yaşamında hep amaç edinmiştir...


İlk filmi ''Günahsızlar''ı 1946 yılında çeviren Sadri Alışık şöhret basamaklarını hızla çıkmaya başlamış ve canı kadar sevdiği tiyatrodan Yeşilçam'a adımını atmıştır... 1959 yılında çevrilen '' Yalnızlar Rıhtımı'' adlı filmde 38 yıllık hayat arkadaşı Çolpan İlhan'a aşık olmuş ve aynı sene evlenmişlerdir... Küçük Sahne'deki tiyatro yıllarında çok yakın arkadaşı olan Çolpan İlhan hayatının en büyük aşkı olmuştur... Bu mutlu yuvaya çok zaman geçmeden bir kişi daha eklenir ve Alışık ailesinin oğulları Kerem Alışık dünyaya gelir...

Kerem Alışık ile ilişkisi çok farklı olmuştur baba Sadri Alışık'ın... Kendi deyimiyle ondan kaynaklanan bir hatadır bu... Kendi babasının yaptığı gibi, o da oğlu Kerem'i hep uyurken sevmiştir... Evliliğin ve çocuğun verdiği sorumlulukla işine dört elle sarılmıştır ve ardı arkası kesilmeyen filmler çevirmiştir Sadri Alışık...

Nejat Saydam idaresinde çevrilen ve başrollerini Ayhan Işık ve Belgin Doruk ile paylaştığı ''Küçük Hanımefendi'' serisi ile seyircinin dikkatini çekmiş ve sevgisini kazanmıştır... Ancak hiç şüphesiz ''Turist Ömer'' tiplemesi Sadri Alışık'ın oyunculuk kariyerinin en önemli adımı olmuş ve sanat yaşamında yepyeni kapılar açmıştır... Turist Ömer karakterinin doğuşu Sadri Alışık'ın asker arkadaşı Ahmet Güzelce'nin verdiği eğri selamdan esinlenerek yaratılmış ve rejisör Hulki Saner tarafından da ortaya çıkartılmıştır... 1951 yılında başlayan ve Ayhan Işık'ın vefatına kadar devam eden Sadri-Ayhan dostluğu beraber çevrilen filmlerle de pekişir...


Ayhan Işık'ın başrolünü oynadığı ''Helal Olsun Ali Ağbi'' filmi Turist Ömer serisinin başlangıcıdır... Bu filmde Ayhan Işık'ın Turist Ömer adlı bir arkadaşı vardır ve bu rol Sadri Alışık'a ısmarlama elbise gibi uymuştur. Ona gezmeyi çok sevdiği için arkadaşları Turist adını takmışlardır... ''Turist'' traş olmaz, gri pantolon, ekose gömlek, delik fötr şapka ve ökçesi basık pabuç giyen bir adamdır... Espri yapar, karşısına çıkanları, sözle, nükteyle ''harcar''... Ama ''Turist'' iyilik sever, yaşadığı andan ilerisini düşünmez, çalışmaz, işsizdir, içkiye düşkündür fakat kadın problemi yoktur. Karnı acıkınca doyurmak aklına gelir. Beceriksizdir, bu yüzden de sevimli ve cana yakındır... "Helal Olsun Ali Ağbi" filmini seyreden seyirciler sinemadan çıkarken ''Helal Olsun Sadri'ye bu filmde Ayhan'ı yedi, toz etti'' yorumunu bile getirmişlerdir... Böylece Ayhan Işık'ın fiyatı o günün parası ile 60. 000'den aşağı düşerken Sadri Alışık'ın fiyatı 5. 000'den 10. 000'e çıkmıştır... Hulki Saner bu filmden sonra ''Ayşecik Çıtı Pıtı Kız'' ve ''Ayşecik Cimcime Hanım'' filmlerine de aynı tipi koymuştur... Dolayısıyla Erman-Saner firmasının en fazla iş yapan filmleri de 1963'te '' Sadri'li Filmler'' olmuş, 1964'te ''Turist Ömer'' adlı film ortaya çıkmıştır. Bu film Sadri Alışık'a yeni ufuklar açmıştır...




1966 yılında çevrilen ve Atıf Yılmaz'ın yönettiği ''Ah Güzel İstanbul'' filmi de Sadri Alışık'ın en önemli filmlerinden biridir. İçki yüzünden herşeyini yitirmiş eski bir İstanbul efendisi ile artist olmak için evini, köydeki sevgilisini terk edip fuhuşa sürüklenen Ayşe'nin hikayesini anlatan bu film SANREMO ''Bodrig Hera'' GÜLDÜRÜ FİLMLERİ ŞENLİĞİNDE, GÜMÜŞ AĞAÇ PLAKASI ÖZEL ÖDÜLÜ'nü almıştır...


Avare filminden sonra sesinin güzelliği keşfedilen sanatçı, 45'lik plaklar doldurmuştur, seyircinin ısrarı ve gazino patronları tarafında Sadri Alışık show dünyasına da adım atmıştır... Turist Ömer tipini sahnede de şarkı söyleyerek ve espri yaparak devam ettirmiş ve halkın ilgi odağı olmuştur... bunun yanı sıra ağırlıklı olarak İstanbul için yazdığı şiirlerinin toplandığı bir kitabı da vardır... Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümünde de okuyan Sadri Alışık çok güzel yağlı boya ve kara kalem tablolara da imza atmıştır...

Hayatta ki en sevdiği dostlarından biri olan içki, bir gün ona ihanet edecek ve ölüm döşeğine getirecektir... O dönemin Cumhurbaşkanı olan merhum Turgut Özal'ın yardımıyla Amerika'ya giden ve ''Mucize Eller'' lakaplı Münci Kalayoğlu tarafından ameliyat edilen altmış beş yaşındaki Sadri Alışık Chicagolu otuz yaşında ki bir gencin karaciğerini taşır... 1994 yılında son filmi olan Yavuz Özkan'ın yönettiği Yengeç Sepet'i filminde oynar ve Altın Portakal En İyi Erkek Oyuncu ödülünü alır...


1995 yılının 18 Mart'ında yetmiş yaşında iken, ailesine, sevenlerine, canı kadar sevdiği İstanbul'una ve sinemasına veda eder.

http://www.sakm.net/sadrialisik.asp


SOKRATES - Yol'unda ölenler


"Ayrılma saati geldi, ve kendi yollarımıza gidiyoruz—ben ölmeye, siz yaşamaya. Hangisinin daha iyi olduğunu yalnızca Tanrı bilir. "



Sokrates (Yunanca: Σωκράτης, M.Ö. 470 Alopeke, Attika - M.Ö. 399 Atina).


Heykeltıraş Sophroniskos’un ve ebe Fenarete’nin oğlu olan Sokrates, Antik Yunan filozofudur. Yunan Felsefesinin kurucularındandır.

Özel yaşamına ilişkin fazla bir şey bilinmemekle beraber Sokrates, Platon ve Ksenophon’a kadar uzanan bir geleneğe göre kendisine üç çocuk veren Ksanthippi ile evlidir. Platon ve Ksenophon’un çizdiği portreye göre basık burunlu, patlak gözlü, sarkık dudaklı ve göbeklidir.

Alçakgönüllü, alışkanlıkları ve felsefeden başka bir uğraşı olmadığı bilinen Sokrates, başta öğrencisi Platon olmak üzere Yunan gençleri üzerinde giderek kendisini taklit etmeye varan derecede yükselen bir etki yaratır. O'nun gibi yalın ayak yürürler, yıkanmazlar. Hatta bu grup özentisini alaya almak için Aristophanes Kuşlar adlı komedyasında bir terim icat eder. Bu terim Esokraton’dur. Uzun saçlı olurlar, açlık çekerler, yıkanmazlar, Sokrateslik taslayanlardır.

Ahlak felsefesinin kurucusu olarak kabul edilen Sokrates’in yaşamının en belirgin olaylarından biri M.Ö. 399 yılında hakkında açılan davadır. Platon'un Sokrates’in Savunması adlı eserinde anlattığı kadarıyla Sokrates, şehrin tanrılarına inanmamak onların yerine başka tanrılar koymak ve böylece gençliği zehirlemekle suçlanır.

Sokrates bu suçlamalar sonucunda ölüme mahkum edilir.
Sokrates hafif bir ceza ile kurtulabilirdi; ama boyun eğmek bilmeyen onuru yüzünden yargıçları kızdırıp ölüm cezasına çarptırılmıştır. Tutukevinden de kaçmayı ret etmiş ve 399 yılının mayısında zehir içerek ölmüştür.Sokrates, yazılı bir kaynak bırakmamıştır. Yaşamı ve düşünceleri ile ilgili bilgiler Aristophanes gibi çağdaş yazarlar, Platon ve Ksenophon gibi ardıllarının yazdıkları ve Sokrates’in ölümünden on beş yıl sonra dünyaya gelen Aristoteles’in dolaylı anlatımlarıyla günümüze ulaşmıştır.Sokrates, doğru’yu belirleyen aklın bir yasası olduğuna inanır ve çevresindekilerle işbirliği yaparak bu doğru’yu araştırır. “Ben bir şey bilmiyorum” ya da “Bir şey bilmediğimi biliyorum” derken de göz önünde bulundurduğu bu. Onun için bunları bir şüphecilik diye anlamamalıdır.


Sokrates, Sofist – Sophistes , bilgici –değil, filozof – philosophos, bilgisever –olduğunu söyler; bilgiyi elde bulundurduğuna değil, onu sevip aradığına inanır; kendisi kendini bildiği gibi, kendilerini bilmelerini (“kendini bil!”) başkalarından da ister. Araştırmanın (dialogun) dış şeması şöyledir: Konuşmaya başlarken Sokrates, hep kendisinin bir şey bilmediğini söyler. Karşısındaki de, tersine, hep bilgisine pek güvenmektedir, ama ileri sürdükleri de hep pek derme çatma şeylerdir. İşte Sokrates’in ünlü ironie’si (alayı) bu karşıtlık içinde belirir. Bundan sonra da Sokrates, konuştuğu kimsede doğru^yu meydana çıkarmaya girişir; onun deyişiyle: Ruhta uyku halinde bulunan düşünceleri “doğurtmaya” uğraşır. Bu sanatına da, annesinin ebeliğine bir anıştırma olarak, maieutike (doğum yardımcılığı, ebelik) adını veriyor. Bu tekniğin temelinde, disiplinli, sıkı bir düşünme ile” doğru”nun bulunabileceğine bir inanma gizlidir; ruhta saklı doğrular var; bunlar herkes için ortak olan doğrulardır; bunlar, sorup soruşturma ile, üzerlerinde durup düşünme ile yukarıya çıkarılabilir, bilinir bir hale getirilebilirler.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Sokrates

http://www.felsefeekibi.com

http://dusundurensozler.blogspot.com/2007/09/beni-sulayanlarn-zerinizde-nasl-bir.html





FİLM: Ah Güzel İstanbul

www.NarTube.com

Haşmet (Sadri Alışık), kuşaklar boyu İstanbul'da yaşamış gün görmüş bir ailenin çocuğudur. Yıllar geçtikçe değişen çağa ve çevresine uyum sağlayamamış, çalışmayı da pek sevmediği için ailesinden kalan servetini peyderpey kaybetmiş, eskiden oturdukları yalının harap bahçesinde bir gecekonduya sığınmış, bildiği tek iş olan sokak fotoğrafçılığı yapmaktadır. Bir gün artist olmak için köyünden kaçan Ayşe (Ayla Algan) ile katılacağı yarışma için fotoğraf çektirirken tanışırlar. Bu yalnız ve saf kıza acıyan Haşmet onu gecekondusuna getirir ve sokakta kalmaktan kurtarır. Günler geçtikçe Haşmet bu saf ama iddialı kıza yakınlık duymaya başlar, ancak bu arada bir rastlantı sonucu Ayşe gerçekten ünlü bir şarkıcı oluverir ve Haşmet'ten kopar.