12 Şubat 2010 Cuma

YİNE BİR GÜLNİHAL


" Gülnihal kimdi?

O güzelim şarkı kimin için yaratılmıştı ? Yine bir Gülnihal...

Gülnihal, birinin yüzüne, salt yüzüne aşık olmaktı: Onu görmeden yapamamaktı; seyretmekti yalnızca, olsun. Dokunmak bile değil, sevdayla bakmak bakmaktı.

Peşine düşmekti birisinin; o isterse sevmesin beni, sevdalandım ona ben, demekti. İki kişiden birisinin hiç bilmediği, ayırdına varmadığı bir aşktı. "

Hulki Aktunç'un "Arka Kapı Şarkıları" adlı hikayesinden...


istanbul klasik t. m. korosu - yine bir gülnihal

Rast şarkı - Bestekar: İsmail Dede Efendi
- Usûlü: Semai

Yine bir gül-nihâl aldı bu gönlümü
Sîm-ten, gonca-fem, bî-bedel ol güzel
âteşin ruhleri yaktı bu gönlümü
Pür-edâ, pür-cefâ, pek küçük, pek güzel

Görmedim kimsede böyle dil - rübâ
Böyle kaş, böyle göz, böyle el, böyle yüz
â'şıkın bağrını üzmeğe göz süzer
El-amân, el-amân, her zamân ol güzel

11 Şubat 2010 Perşembe

YOLDA BİR MELANKOLİK: Jay Jay Johanson

jay jay johanson - humiliation

jay-jay johanson - it hurts me so

İsveç’li besteci ve şarkıcı Jay Jay Johanson, 11 Ekim 1969’da dünyaya geldi. Beste çalışmalarına çocukluk yıllarında başlayan Jay Jay’in ilk albümü 1996 yılında yayınladığı “Whiskey” oldu. Stockholm’de Break My Heart stüdyolarında kaydettiği albümüyle listelerde kısa sürede büyük başarı elde eden sanatçı, özellikle şarkılarındaki melankolik hava, şiirsel sözler ve kendine has vokaliyle farklı bir tat ihtiva eden Jay-Jay Johanson kendisine çağdaşı olan müzisyenler arasında farklı bir yer edindi. 1998 yılında yayınladığı ikinci albümü “Tattoo” ile başarılı çıkışını sürdüren sanatçı, ilk albümünde yarattığı etkiyi devam ettirdi. 2000 yılında piyasaya sürdüğü üçüncü albümü “Poison” la ise içeriği ve şiirselliği daha da zenginleşmiş besteleriyle dinleyicilerinin karşısına çıktı. Bu albümle beraber ünü tüm Avrupa’ya yayılan sanatçı listelerde 4 numaraya kadar çıkmayı başardı.”The Cocteau Twins”in kurucusu ve gitaristi Robin Guthrie ile birlikte gerçekleştirdiği “Poison” albümünün ardından, aynı yıl Fransız yönetmen Ilan Cohen’in “La Confusion Des Genres” filminin soundtrack albümünü hazırladı.


Deneysel elektronik müziğin önemli isimlerinden Funkstörung ile birlikte hazırladığı “Antenna” albümü 2002 yılında yayınlandı. Diğer albümlerinden farklı olarak, daha fazla elektronik altyapı kullandığı bu albümünde, özellikle “On The Radio” şarkısı büyük beğeni topladı. Ardından 2004 yılında ilk toplama albümü “Prologue” geldi ve bu toplama albüm Jay-Jay’in “Antenna” ile başarılı bir giriş yaptığı Amerikan müzik piyasasında daha da fazla tanınmasını sağladı.



Fransız prodüktör Jean-Pierre Ensuque ile birlikte çalıştığı 2005 yılı albümü “Rush” ın ardından, 2007’de ilk üç albümünde birlikte çalıştığı müzisyenlerle tekrar biraraya gelerek “The Long Term Physical Effects Are Not Yet Known” albümünü kaydetti. Albüm piyasaya çıktıktan sonra da ilk durağı Çin olan ve dünyanın çeşitli ülkelerinden 30 şehri kapsayan büyük bir turne gerçekleştirdi.

So Tell The Girls That I’m Back In Town’, ‘Milan Madrid Chicago Paris’, ‘Even In The Darkest Hour’ ‘She's Mine But I'm Not Hers’, ‘She Doesn’t Live Here Anymore’ ve ‘Rocks In Pockets’ hit’lerinin yaraticisi Jay-Jay Johanson, gerçekleştirdiği bu turnenin ardından evindeki stüdyosuna kapanarak son albümü üzerinde çalışmaya başladı. Kayıtlarını ilk albümünü kaydettiği Break My Heart stüdyolarında tamamladığı albümü “Self Portrait” 2009 Nisan ayında yayınladı.


http://www.kimgelsin.com/sanatcilar/jay-jay-johanson http://goodmusicbox.blogspot.com/2009/04/jay-jay-johanson-diskografi.html

BİR MEKAN BİR KİTAP: Denizler Kitabevi - "İstanbul Haritaları 1422-1922"


İstanbul-Tünel'de bir vaha sayılan Denizler Kitabevi olağanüstü güzellikte bir kitap yayımladı: 'İstanbul Haritaları 1422-1922'. Şehrin 500 yıllık tarihini kuşbakışı seyredebildiğimiz haritalarla bizi buluşturan 'Kaptan' lakaplı Turgay Erol, işin inceliklerini anlatıyor...

Beyoğlu’nda bizzat kendisi tarih kokan bir dükkân. Eskiden Hollanda Konsolosluğu’nun malıymış, sonra özel ellere geçmiş. Ahşap; arka planda bir merdiven. Vitrinleri, rafları; kitap, harita, gravür, afiş, kartpostal dolu. İçinde tarih meraklıları ve farklı bir hediyelik bulmaya çalışan turistler fink atmakta. Üst katında haftada bir ıvır zıvır müzayedesi yapılmakta. Burası İstanbul’da bir gizli ada, burası Denizler Kitabevi.

Denizler Kitabevi 1993 yılından bu yana Beyoğlu’nda. Kurucusu ise eski bir kaptan. Adına da bu yakışır elbette! Turgay Erol namı diğer Kaptan, çapayı ilk atan adam. Bir yılı aşkın dümene geçen Ekber And’la birlikte tekneyi sakin sularda yüzdürmeye çalışıyorlar. Şimdilerde ise müthiş bir kitap yayımladı Denizler Kitabevi: ‘İstanbul Haritaları 1422-1922’. Bunu bahane edip karasularına doğru yelken açıyorum kitabevinin...

Önce diyorum ki Kaptan’a, bu ‘deniz’ merakı, laytmotifi nedir, nereden gelmiştir? Elcevap geliyor hemen: “14 yaşında Deniz Lisesi’ne girdim. O zamandan beri her şeyi ikiye ayırdım kafamda. Denizle ilgili, ya da denizle ilgisiz diye. Deniz Harp Okulu’nu bitirip bir süre gemilerde kaptanlık yaptığım ve en çok bildiğim konu denizler olduğu için atıldım bu işe. Aslında her şey bir ihtiyaçtan doğdu. Bir koleksiyoncu olarak başladı bu merak. Denizcilik konularıyla ilgili kitaplar aradım. Türkiye’de denizcilikle özel olarak ilgilenen bir kitabevi yoktu. Aslında başka konularda da yok ya, neyse... Yurtdışında gördüğümüz, bu konuya özel olarak eğilen kitabevleri bizi özendirdi, yönlerdirdi. Kendimce bir boşluğu doldurmak amacıyla kurdum Denizler Kitabevi’ni. Sonra da yayıncılığa başladım, tabii yine bildiğim konularda; deniz ve tarihle ilgili kitaplar yayımladım.”

Harita tarihimiz şahane


Evet birçok kitap yayımlamıştı ama bu seferki hepsini aşan bir kalitede, baskısı ve cildiyle olağanüstü bir İstanbul haritaları kitabıydı. Nedeni belli ama hadi yine soralım, nedir bu harita sevdası?

“Denizci olup da haritalarla ilgili olmamak mümkün mü?” diye başladı söze. “Bizim en önemli haritamız bilineceği gibi Piri Reis Haritası. Oradan başlayarak muhteşem bir harita tarihimiz var. Dünyada da çok ilgilenilmiş bizim denizlerimizle, şehirlerimizle. Haritalar çizilmiş. Bunları toplamaya, araştırmaya başladık. Birçok dost edindik bu süreçte. Bunlar arasında İstanbul Bakırköy’den 50 yıl önce Atina’ya göç etmiş hemşerimiz Niko Acemoğlu da vardı. Birçok kitabı var. Ayazmalar üzerine, şimdilerde de ‘Anadolu’da ve Yunanistan’da Kimyagerler’ üzerine bir kitap yayımladı. Müthiş bir harita koleksiyonu var ve biz de o koleksiyona bir parça da olsa katkıda bulunduğumuz için onur duyarız. Niko ile bu harita koleksiyonundan İstanbul’un tarihini anlatan bir kitap çıkmaz mı, diye hayaller kurardık. Sonra bu hayali gerçeğe dönüştürmeye karar verdik. Onun 500 parça tutan koleksiyonundan 1422-1922 yılları arasında basılmış 100 harita seçtik. Ama yalnız harita seçmekle olmuyordu tabii... Bunlar hakkında yazabilecek en iyi kişi Ayşe Yetişikin Kubilay’dı. Tarih ve harita bilgisi güçlü bir kalem. O da metinleri yazdı.”

Bu kitabın Türkiye’de yeni koleksiyoncular yaratacağı da kesin, ‘Bu haritalar bende de olsa’ diye düşünecek birçok kişi. Harita koleksiyonculuğunun pahalı bir iş olup olmadığını soruyorum Kaptan’a.“Bilirsiniz, eski malzemeleri toplamak tesadüf, ilgi, merak ve imkânın yanyana gelmesiyle olur. Bunu bir koleksiyon haline getirmek ise devamlı, uzun süreli bir yatırım yapmakla mümkün. Kimi haritalar çok çok pahalı olabilir, kimi ise bir ölçüde ucuz... Ama bir araya geldiğinde çok değerli bir koleksiyon oluyor. Tabii pahası, biraz da hangi döneme ait harita topladığınızla ilgili. Bizim kitapta olduğu gibi 1400’lere uzanan İstanbul haritaları koleksiyonu yapmak ise pek kolay bir iş değil!”

Kuşbakışı 500 yıl

Turgay Erol bir noktanın daha altını çiziyor:
“Bu kitap en çok İstanbul’a yakışırdı. Mesela Paris üzerine, Londra üzerine de yapılabilir ama İstanbul’a yakıştığı kadar yakışmazdı... Çünkü İstanbul’un kuruluş tarihinin eskiliği, kentin geçirdiği değişiklikler haritalara da yansıyor. Haritalar üzerinden tüm şehrin tarihini okuyoruz.”
Kitaptaki bütün haritalar baskı. Baskı deyince hemen matbaa baskısını düşünmeyin. Atölyelerde tahta ve özellikle de bakır baskılarla üretilmiş. Sonra daha yeni teknikler; taş baskılar, çelik baskılar devreye girmiş. Çoğu sonradan ‘elle renklendirilmiş’. Resimli haritalardan, soyağacının köklerine işlenmiş haritalara kadar yok yok... Sayfalar arasına panoramalar, gravürler, sigorta planları bile gizli. İstanbul’un beş yüz yıllık tarihini kuşbakışı izliyorsunuz. Sarayburnu’nda ne ne zaman olmuş, hani şimdilerde Bizans limanı ortaya çıktı ya, bakalım hangi haritada bununla ilgili ipucu var; ya da Fenerbahçe’nin adını aldığı fener ne zaman tütmeye başlamış (O zamanlar fenerlerde yunus yağı yakarlarmış diye malumatfuruşluk da yapalım), Prens Adaları’nda ilk yerleşimler ne zaman başlamış, hepsi haritalarda gizli...

Kaptan’a kitap için takdir ve teşekkürlerimi sunup, son olarak soruyorum. Kitabın paralelinde etkinlikler de olmalı, neler yapıyorsunuz?
“Elbette birçok etkinlik de var. Mesela Rahmi Koç Müzesi’nde kitapta yer alan haritaların bir kısmı sergileniyor. Bu serginin ve aslında kitabın gerçekleşmesinde Ağaoğlu Grubu’nun büyük destekleri oldu, bunu da belirtmeden geçmeyelim.. Öte yandan kitaptaki haritalardan oluşan bir diğer sergi de 28 Ocak’ta başlayan Miami Harita Fuarı’nda sergileniyor. Aslında biz bu kitabı yayımladığımızda bu fuarda bütün yerler tutulmuştu. Fakat biz hediye kabilinden fuarın başkanına bir kitap gönderdik. O kadar beğenmiş ki, yönetim kuruluna filan sormadan bizi özel olarak davet etti. Editörümüz Ülkem Özge Sevgilier davetli olarak gitti fuara. Öte yandan başkonsolosumuz aracılığıyla İrlanda’nın iki kentini dolaşan bir sergi hazırlıyoruz. Ayrıca Paris ve Londra fuarlarına da katılmak için başvurduk.”

‘İstanbul Haritaları 1422-1922’ kitabı, konuya merak duyanlar için kaçırılmaması gereken bir mücevher. Aslında herkesin merak duyacağı konular var kitapta. Benden övmesi, sizden bakıp beğenmesi, ötesine karışmam... Kaptan’a selam eder, yeni ve güzel kitaplar beklerim...

GÖKHAN AKÇURA

www.radikal.com.tr

"Disk Atan Atlet" İstanbul'da




The British Museum koleksiyonunda yer alan Disk Atan Atlet heykelinin mermer kopyası 12 Şubat’ta İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmeye başlanıyor. Heykelin M.Ö. 200 yılında yapıldığı tahmin ediliyor.

HEYKELDE gerçekçiliğin öncüsü sayılan Atinalı heykeltıraş Myron’un, M.Ö. 470-440 yıllarına tarihlendirilen heykeli “Disk Atan Atlet”in (Townley Discobolus) Roma döneminde yapılan mermer kopyası İstanbul’da. The British Museum koleksiyonundaki heykel 12 Şubat-04 Nisan tarihleri arasında İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde sergilenecek.

Orijinali kayıp

Myron, yontularında, o anı işleyen, figürleri yapacağı işe yoğunlaşmış olarak gösteren bir heykeltıraş. Disk atan atlet heykelinde, vücut ağırlığının iki ayağa eşit olarak dağıtılması yerine ağırlık bir bacağa bindirilmiş ve böylece vücut eğri bir hat çizerek daha gerçekçi bir görünüm kazanmış. Heykel eğri hatlarla, kol ve ayaklarının duruşuyla güzel bir denge örneği olmuş. Antik Yunan’da “sert üslup” olarak adlandırılan dönemde bronz döküm tekniğinde yapılan orijinal heykel kayıp. Bir görüşe göre, Roma devrinde madenini yeniden kullanmak için eritildi.

Hatalı restorasyon

Eski Yunan heykellerinin mermer kopyalarını yapan Romalılar, Disk Atan Atlet’in de pek çok kopyasını yapmış. “Disk Atan Atlet’in bilinen 20 civarında Roma dönemi kopyası mevcut. Bristish Museum koleksiyonundaki bu heykelin, M.Ö. 200 yılında yapıldığı tahmin ediliyor.
British Museum’dan getirilen heykelin baş bölgesi geçmişte yanlış restore edildi ve orijinal görüntüye zarar verildi. Fakat bu durum heykelin atletik idealindeki sunumuna ve popülaritesine zarar vermedi.

www.hurriyet.com.tr

10 Şubat 2010 Çarşamba

LARRY YUMA


şapkasının gölgeliğinden gözlerinin hiç görünmemesi mi...
kötülere karşı karizmatik ve dik duruşu mu...
sırtında taşıdığı pançonun babaannemizin kilimlerini hatırlatması mı...
ağzından hiç düşürmediği purosu mu...
yürüdüğü veya atıyla geçtiği kasabanın sokaklarında
sıcak yaz rüzgarı ile toza karışıp sürüklenen çalı parçaları mı....
çok az konuşup, çok dinlemesi mi...
haksızlıklara karşı konuşturduğu amansız yumrukları mı...
herkesten daha hızlı çektiği ve sadece gerektiğinde kullandığı silahı mı....
zıp !... zıp!... sesiyle sıyıran kurşunlara karşı soğukkanlı kalması mı...
belki hepsi.... bütün bunların hepsi
saygı duyulması gereken bu kahramanı
çizgi dünyamızda en baş köşeye oturtuyor....

h.a.


LARRY YUMA


1971 yılında beyaz atı, iri silueti ve gözlerini hiç göstermeyen geniş kenarlı şapkasıyla Larry Yuma, İtalya'da yayınlanan II Giornalino adlı haftalık dergide görünmüştür. Larry Yuma'yı yazdığı 200'den fazla senaryosuyla Claudio Nizzi ve ressam Carlo Boscaroto birlikteliği ortaya çıkarmıştır.


Tam anlamıyla klasik western kalıplarında olan senaryolarında Larry Yuma isimli yalnız kovboya sadece yanından hiç ayırmadığı sarı çizgileri olan uzun kırmızı bir pelerin eşlik eder. Yeni kurulmakta olan kasabalarda ve çokça da açık arazide, doğayla başbaşa maceralar yaşayan kahraman, karşısında beliren insanlann sorunlarına yardımcı olmaktadır. Geçmişine ait hemen hiçbir söz edilmeyen Larry Yuma, hızlı silah çeken, atlara iyi binen, kendi kuralları olan bir kovboydur.




Oldukça sade, ancak etkili çizgiroman kurgusuyla işlenen maceralarında değişik çizgi stilleri ilk çizeri Carlo Boscarato tarafından denenmiştir. Öldüğü tarih olan 1987'ye değin bu başlıktan ayrılmayan başarılı ressamın yerini bir başka usta, Nadir Quinto almıştır. O da zaman içinde 30'dan fazla maceraya imza atarak Larry
Yuma'nın varolan stilini korumayı tercih etmiştir.


Ülkemizde ilk olarak Mart 1975 Yaşar Şilliler'in çıkardığı Madok adlı kısa ömürlü dergide orijinal başlığıyla yer almıştır. Ayrıca yine aynı yıl içinde ve yaz aylarında Fransa'daki serüvenlerinden yapılan tercümeyle Haldun Simavi'nin sahibi olduğu Veb Ofset A.Ş. tarafından yayınlanan Ringo adlı haftalık dergide Ringo adıyla maceralar yaşamıştır. Bu tarihten sonra ise, pek çok macerası 1977'den itibaren Milliyet Çocuk dergisinde ve ilk sayısı 28 Ocak 1980 tarihinde yine bu dergiyle beraber ilave olarak verilen Milliyet Çizgi-Roman adlı dergide boy göstermiş ve 2005 yılında Yılmaz Yayıncılık logosuyla albümleri basılmaya başlanmıştır.


GÜN DOĞARKEN ÇIK YOLA




Gecenin örtüsü kalkarken yeryüzünden
Bir ışık tüneli açılacak hemen önünden
Ve seninle birlikte ışığa doğru
yol yürüyecek, ağaçlar yürüyecek yürekten...




Alice Harikalar diyarında olduğu gibi
karşına kedi çıkmaz belki ama güneş çıkar
ve sorar;
"nereye gitmek istersin, ey yolcu?"



"Nereye mi?... Nereye olursa desem..."


Yeryüzü sana yol...Nereye gidersen, nereye dilersen git....

Git !...

Git gidebildiğin kadar...

H.A.

PORTRE: AYAKKABI BOYACISI SABRİ AMCA


Adı Sabri, yaş 77
dışarıda hava soğuk -7
eşi gitmiş, kızı da gitmiş
elvada deyip bu dünyaya
o şimdi yalnız bu yolculukta
bir gün o da gidecek
bu soğuğa elvada diyecek
O gidince, herkesle birlikte
hemen yanıbaşında duran
ince belli çay bardağı da üzülecek!...

h.a./ sandıklı

8 Şubat 2010 Pazartesi

YOL'DA BİR KAHRAMAN: CORTO MALTESE



"kimbilir; belki kahramanlığa, cömertliğe inanan, soyu tükenmek üzere olan bir hanedanın son temsilcisi,
yani,
belki de salakların şahıyımdır"

CORTO MALTESE



hiç bir yere ve hiç bir şeye bağlı olmayan,
kendi donanmasının kaptanı...
rüzgarın götürdüğü yere giden,
bir hamakta veya veranda da
sallanan sandalyesinde
saatlerce aylak aylak hiç birşey yapmadan
sadece uzaklara bakabilen adam...
takmayan, takılmayan...
dünya yansa umursamayan...
ama ille de taraf olacaksa
mağdurun yanında yer alan...
gerçek bir kahraman...
Waini'li Yerli Reis'in dediği gibi;
"Adam mutluydu... Güzel Hayaller Gölü'ne bakıp,
her şeyi görmek istediği gibi görüyordu...Niye onu
o rüyadan çekip almalı, alıp da güneşin ve neşenin
olmadığı bir dünyaya atmalı? Orada sadece gece,
keder ve hastalık yok mu?"
Corto, git gidebildiğin kadar...
Bakarsın, bir gün bizde geliriz...
h.a.



itü sözlük'de corto için ve çizeri hugo pratt şunlar yazılmış;

"anarşizm fikrini savunan hugo pratt'ın, bildiğimiz kahramanlara benzemeyen, ama şüphesiz kendi için bi kahraman olarak tasarladığı bir karakterdir. aslında bağımsız bir bireydir, dini yoktur, milliyeti yoktur, onu bir şeye ya da bir yere bağlayan birşey yoktur. arada bir aşık olur o da zaten ya kısa sürer ya da yaşanmaz. onu yöneten ya da onun tarafından yönetilen yoktur daha doğrusu başlarda vardır ama yönetilmeyi de yönetmeyi de becerememiştir tabii eğer bunlar birer beceriyse.
bence en önemli nokta hugo pratt'ın kendisidir. bir insan nasıl bu kadar alakasız kültürlerle ilgili araştırma yapabilir hayret edilesi bir durumdur. "semerkanttaki altın yaldızlı ev" öyküsünde enver paşadan(yaşaması için ölmesi gereken adam der), ermenilerden, kürtlerden daha sok edeni yezidilerden onların çember olayından falan bahseder. doğru anlatmıştır, yanlış anlatmıştır tartışılır ama bi şekiilde bu konulara da girmiştir.

bir yerlerde avrupa'nın türk'e bakışı diye corto maltese'deki çizilen canavar gibi bi türk tipini örnek vermişler halbuki aynı hikayenin ana mevzularından biri corto'ya, zalim de olsa, ikizi kadar benzeyen timur şevkettir. hikayelerinde çok fazla önyargı taşımadığına inandığım bir adamdır kendileri.

velhasıl kelam zaman dizgesinde ispanya savaşında kaybetmiştir hugo pratt, corto maltese'i. neden diye sorulduğunda verdiği cevap çok ilginçtir. "hızla dijitalleşen herşeyin birbirine bağlandığı bir dünyada corto maltese gibi bir bireyin yeri yoktur." evet teknolojinin insanı daha bireyselleştirdiği tezine bir anti tez olarak çıkabilecek bir düşünce.
bazı güzel laflar:
-sizi tanıştırayım general, kaptan corto maltese
-iyi günler, kaptan corto maltese. ingiliz donanmasından misiniz?
-kendi donanmamın komutanıyım efendim.
-anlamadım

....

(hayalinde kendisiyle yüzleşir)
-sen ailene karşı katolik, topluma karşı komünist görevlerini yerine getirmedin.."



CORTO MALTESE

İtalyan çizer Hugo Pratt'ın yarattığı Corto Maltese 1887'de Malta'da doğar 1936'da Uluslararası Tugay'a katıldığı İspanya İç Savaşı'nda ölür (kaybolduğuda söylenir). Corto 13 yaşından itibaren "kahramanlıklar" yapmaya başlar. Giderek dünyanın her yerinde ve farklı zamanlarında maceralara atılmak, varlığının bir parçası haline gelir. Cortoya hikâyelerinde hem kurgu hem de tarihsel figürler eşlik eder.: Stalin'den Jack London'a, Enver Paşa'dan, John Reed'e kadar. (Çizgi romanın Tolstoy'u gibi bir benzetmeyle anılan) Corto'nun maceralarinda Rasputin ise eksik olmamıştır.

Hugo Pratt'ın bir çizgi virtüözü olup olmadığı tartışılabilir ancak bir virtüöz olduğu herkesçe kabul edilen Milo Manara, Pratt'ı bu alanın en büyüğü olarak tanımlar. Umberto Eco'ya göre de Pratt engin bilgisi ve zekasıyla tam bir entellektüeldir ve biz insanlığa Corto 'yu miras bırakmıştır. Çizgi romanlarında ki coğrafya ve tarihi tahrifine rağmen yarattığı paradigma Pratt 'ın dokunulmazlıklarındandır.

Dost Yayınları (Dost Kitabevi) 1999 yılında Corto 'nun dört macerasını ve 2004 yılında altı macerasını yayınladı. Yayınlanan on kitap içinde Semerkant 'taki Altın Yaldızlı Ev yaşadığımız coğrafyada geçmekte olup netameli konuların etrafında dönmektedir. 1921'de Rodos'ta başlayan hikâye Adana'da, Van'da devam ediyor. İttihatçılar, Kızılelmacı'lar, Panturancı Kürtler, Ermeni Komitacılar, Yezidiler hikâyenin kahramanları arasındadır. Enver Paşa 'nın son konuşmasını yaptığı kişi, yine Corto 'dur. Enver Paşa Corto 'yla konuştuktan sonra atına biner yaşamının finali -Hugo Pratt yorumuyla- bu serüvende çizilmiş gibidir. Türkçe olarak Dost Yayınları tarafından on albüm yayımlanmıştır.

Corto Maltese (Muhtemelen Venedik dilinde 'Maltalı' olarak geçen bir tabirdir) 20.nci yüzyıl başlarında (1900-1920 civarı) maceradan maceraya seyreden, az ve özcesi bir açık deniz kaptanıdır. Valletta'da 10 Temmuz 1887 tarihinde, İngiltere vatandaşı denizci Cornwall ve "Cebelitarık'lı Nina" olarak bilinen çingene yosma Andalusia'nın oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Çocukluğu yahudi mahallesi olarak bilinen Córdoba'da geçmiştir. 'Corto' avucunda kader çizgisi olmadığını farkeder ve oraya bir jiletle kendi seçimi olan kaderini kazır. Her ne kadar tarafsız bir kahraman gibi gözükse de mağdurların ve ezilmişlerin yanındadır.
Karakter, çizerinin ulusal, ideolojik ve dinsel iddialarının cisimleşmiş halidir.

Corto her meşrepten insanla kolayca arkadaşlık kurabilen birisidir. Bu arkadaşlar eli kanlı katil Rasputin'den (Çar Rasputinle Rasputin, bazı kişi özellikleri ve görünümü dışında bir bağlantısı yoktur), İngiliz Mirasyedi Tristan Bantam, Vudu rahibi Altın Ağız veÇek Cumhuiryeti bilim adamı Jeremiah Steiner'e dek değişik kişiliklerdir. Corto ayrıca kimi tarihi şahsiyetleri bilir ve tanır. Örneğin Jack London, Ernest Hemingway, Herman Hesse, Butch Cassidy, White Russian General Roman Ungern von Sternberg veEnver Paşa. Bu tanışıklık onun olmadık durumlardan kolayca sıyırlmasına vesile olur, mesela bir keresinde Türkiye Ermenistan sınırında kurşuna dizilmekten son anda Yosif Stalin 'den gelen bir telefon sayesinde kurtulabilmiştir.

Corto'nun başucu kitabı yazar Thomas More 'un Ütopya'sıdır. Ancak onu okumayı asla bitirememiştir. Corto ayrıca London, Lugones, Stevenson, Melville and Conrad gibi yazarların kitaplarını da okur ve atıfta bulunur.
Corto Maltese öyküleri tarihi serüven öykülerinden esrarengiz o kült rüya sekanslarına akar. O Kızıl Baron vurulduğunda yanındadır, Jivarolara Güney Amerikada yardım etmektedir ve Venedikte faşitlerden kaçmaktadır, kimi zamanda farkında olmadan Merlin ve Oberona İngilitereyi korumada yardım etmektedir ve ardından Kayıp Kıta Muyu ziyaret etmektedir.

Kronolojik olarak, ilk Corto Maltese serüveni olan La giovinezza (Erken Yıllar), Rus-Japon Savaşında geçmektedir. Diğer albümlerinde I. Dünya Savaşını bir kaç değişik cephede yaşar, Ekim Devriminden sonra patlak veren Rus İç Savaşına katılır, and Faşist Italya'nın ilk dönemlerinde gezinir. Pratt'ın ayrı bir serisinde, Gli Scorpioni del Deserto (Çöl Akrepleri) İspanyol İç Savaşı esnasında kaybolduğu tasvir edilir. .

5 Şubat 2010 Cuma

FİLM: Akbabanın Üç Günü


Yönetmen: Sydney Pollack

Yapımcı: Stanley Schneider

Senarist: Lorenzo Semple Jr.David RayfielJames Grady (roman)MüzikDave Grusin

Oyuncular: Robert Redford,Faye Dunaway,Cliff Robertson,Max von Sydow

Yapım: ABD, 1975

Süresi: 117 dk


Akbabanın Üç Günü 1975 ABD yapımı politik gerilim filmidir. Özgün adı Three Days of the Condor dur.Amerikalı gerilim romanları yazarı James Grady'nin 1974 tarihli Six Days of the Condor (Türkçe anlamı:Akbabanın altı günü) adlı romanından senaryosunu Lorenzo Semple Jr. ve David Rayfiel'in birlikte uyarlayıp yazdıkları fimin yönetmeni Sydney Pollack'tır. Başlıca rollerinde Robert Redford, Faye Dunaway, Cliff Robertson, Max von Sydow, John Houseman ve Addison Powell oynamışlardır. James Grady'nin romanı Türkiye'de 1974'te Aziz Üstel'in çevirisiyle Leş Kargaları adıyla "Altın Kitaplar"'dan çıkmıştı.



"Paranoid gerilim" veya "Komplo gerilim" türüne de sokulabilen bu filmde CIA'in dünyada yayınlanmış bütün kitap ve dergileri okuyup tarama görevi verilmiş bir yan kuruluşunda görevli "Akbaba" kod adlı memurunun bir yemek molası dönüşünde bürodaki tüm iş arkadaşlarının katledilmiş olduğunu görüp bir yandan kendi hayatını kurtarmak için kaçarken, bir yandan da olayları çözmek için yaptığı araştırmada örgütün sanıldığından da karmaşık ve yozlaşmış yapısını, ayrıca örgüt içinde başka bir örgütün de faaliyette olduğunu keşfetmesi anlatılmaktadır. Vietnam Savaşı ve Watergate Skandalı'nın hemen sonrasında su yüzüne çıkan ABD hükümetinin faaliyetlerindeki ahlaki belirsizlik ve bunun toplum üzerinde yarattığı kuşkular hala tazeliğini korurken çekilmiş olması filmi daha da gerçekçi ve inandırıcı yapmaktadır. Çeşitli festival ve yarışmalarda 5 ödül kazanan film 1976'da "En iyi kurgu" dalında Oscar'a, "En iyi kadın oyuncu" (Faye Dunaway) dalında da Altın Küre'ye aday gösterilmişti. Filmin özgün müziğini yapan Dave Grusin de bu çalışması ile 1977 yılında Grammy ödülüne aday gösterilmişti.




FİLM: Brubaker


Yönetmen: Stuart Rosenberg
Yapımcı :Ron Silverman
Müzik :Lalo Schifrin
Oyuncular: Robert RedfordYaphet KottoJane AlexanderMorgan FreemanNicolas Cage
Yapım yılı, ülkesi: 1980, ABD
Süre: 132 dakika



Brubaker, 1980 yılı yapımı bir ABD sinema filmidir.ABD flimlerinin "cezaevi" konu kategorisinde önemli bir yer kaplayan Brubaker, Akademi Ödülü adayı olmuştur. 1968 yılında yaşanan Arkansas Cezaevi skandalını konu edinen film, 1969 da Tom Murton ve Joe Hyams tarafından yazılan kitaptan senaryolaştırılmıştır. Arkansas'taki Wakefield cezaevinde bazı olaylar gelişmektedir. En hafifi rüşvetle başlayan bu olumsuzluklar zincirinin dışarıya yansımayan halkaları, işkence, cinayet, yolsuzluk, cinsel taciz vb.den oluşmaktadır. İdealist biri olan Henry Brubaker (Robert Redford), cezaevine müdür olarak atanır. Ancak görevine normal yollardan başlamak yerine içeriye bir tutuklu kılığında girerek olayları kendi görmek ister. İnsan haklarına yönelik çabaları, mahkunlar arasında destek bulan Brubaker, cezaevi yönetiminin ve valinin hedefi haline gelmiştir.